Bazı diller vardır, bir doğa manzarasını en ince ayrıntılarına kadar tasvir etmeye elverişlidir, İsveççe gibi. Bazı diller felsefede zengin bir kavram dünyasına sahiptir, Almanca gibi. Bazıları duyguları dile getirmekte olağanüstü bir derinlik sunar, Türkçe ve Farsça gibi. Kimi diller bilimsel araştırmalar için özellikle uygundur, İngilizce gibi; kimileri ise kahramanlıklar, destanlar için geniş bir sözcük dağarcığı barındırır. Kimi dillerde de insanlar arası ilişkileri farklı durum ve bağlamlarda güçlendirmeye yarayan çok sayıda ifadeye rastlanır. Dillerin, işte bu yönleriyle kendilerine özgü bir ruhu vardır; bu ruh hem genel olarak hem de özel anlatım biçimlerinde kendini gösterir. Türkçe, yukarıda sayılan özelliklerin birçoğunu bünyesinde barındıran dillerden biridir. Bu denemede, Almancada birebir karşılığı pek bulunmayan, özellikle insanlar arası ilişkileri pekiştirmede kullanılan bazı Türkçe deyimler ele alınmaya çalışılacaktır.
Öncelikle Türk dili hakkında bazı temel bilgilere değinmek gerekir. Dilbilimciler, Türkçenin yaklaşık beş bin yıllık bir geçmişe sahip olduğunu kabul eder. Türkçenin bilinen en eski yazılı belgeleri, günümüzde Moğolistan sınırları içinde yer alan Orhun Yazıtlarıdır. Sekizinci yüzyılda Bilge Kağan, Kültigin ve Vezir Tonyukuk adına dikilen bu yazıtlar, Türk dilinin tarihsel derinliğini gözler önüne serer. Türklerin büyük bir bölümünün onuncu yüzyılda İslamiyet’i kabul etmesinden sonra, Türkçe Arapça ve Farsçanın güçlü etkisi altına girer. Daha sonra Osmanlı Türkçesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun zengin ve çok katmanlı dili olarak gelişir. Binlerce Arapça ve Farsça sözcük Türkçeye girer, Türkçenin ses ve yapı özelliklerine uyarlanarak adeta yeniden biçimlendirir. Tüm bu tarihsel etkileşimler, Türkçenin bugün hâlâ canlı, üretken ve esnek bir dil olmasında önemli rol oynar.
Türkçeden Avrupa dillerine, dolayısıyla Almancaya geçen pek çok sözcük vardır. Bunlara Alman etimoloji sözlüklerinde rastlamak mümkündür:
Dolmetscher (tercüman): Orta Yüksek Almancada tolmetze ve tolmetsche (13. yüzyıl) ile tolmetzer (14. yüzyıl) biçimleri görülür. Bu sözcüğün kökeninde Türkçe dilmaç, yani “iki farklı dili konuşan taraflar arasında aracılık eden kişi” anlamı vardır.
Joghurt (yoğurt): ‘Bakteriyel fermantasyonla ekşitilmiş koyu süt ürünü’. 20. yüzyılda Türkçe yoğurt kelimesinden alınmıştır; yoğun sözcüğüyle de anlam bağlantısı bulunur.
Schaschlik: ‘Şişte pişirilmiş, baharatlı et parçaları’. Türkçeden alınan ödünç bir sözcüktür. Kırım Tatarcası şişlik; kökü şiştir (Bratspieß).
Kiosk: 18. yüzyılda Fransızca kiosque yoluyla Almancaya girmiştir. Bu kelime, İtalyanca chiosco üzerinden Türkçe köşk sözcüğüne dayanır.
Kaviar (havyar): 17. yüzyılda Venedikçe caviaro aracılığıyla Türkçe havyar sözcüğünden alınmıştır.
Tulpe (lale): 16. yüzyılda Yakın Doğu’dan Avrupa’ya getirilen, zambakgiller familyasına ait bir bahar çiçeğidir. Yeni Latince tulipan olarak geçen adının (yaklaşık 1550 dolaylarında) Türkçeden alındığı kabul edilir. Bu adlandırma, Türkçe tülbend sözcüğünü yansıtır ve görünüşe göre kelimenin, -laleler tülbentlere sarılarak ihraç edildiğinden- bir sarık bezinin rengi ya da bir sarığın biçimiyle kurulan benzetmeli kullanımına dayanır.
Kaffee (kahve): Almancaya Fransızca café ve İngilizce coffee yoluyla girer. Bu sözcüklerin kökeni Türkçe kahve, onun da kökeni Arapça kahwadır.
Türkis: Gök mavisinden mavi-yeşile kadar değişen, opak değerli taşın adı önce Orta Yüksek Almancada turkoys, turggis, turkes biçimlerinde, ardından Erken Yeni Yüksek Almancada türckiss, durckis (15. yüzyıl) ve Türkis (16. yüzyıl) şeklinde kullanılır. Sözcük, aynı anlama gelen Eski Fransızca turcois ve daha sonra turquoise (Türk) kelimelerinden alınır. Değerli taşın bu şekilde adlandırılmasının nedeni, ilk kez Türkiye üzerinden Avrupa’ya gelmiş olmasıdır.
Bergamot: Bir armut türü. 18. yüzyılda Fransızca bergamote kelimesinden ödünç alınır; bu sözcük ise İtalyanca bergamottadan gelir. İtalyanca kelime, Bergamo yer adına benzetilerek Türkçe beg armudu, ‘bey armudu, efendi armudu’ ifadesinden türetilir; buradaki beg, bey olarak kullanılan bir soyluluk unvanıdır.
Horde (ordu): Başlangıçta bir savaşçı topluluk için, özellikle Tatarlar bağlamında (15. yüzyıl) kullanılır. Sözcük, Lehçe hordadan ödünç alınır; bu kelime de Türkçe ordu (askerî birlik) sözcüğüne dayanır.
Ulan: Eskiden mızraklı süvari anlamında kullanılmıştır. Polonya ve Ukrayna dilleri üzerinden Türkçe oğlan kelimesine uzanır.
Türkçe, Ural-Altay dil ailesine ait, yapısal olarak eklemeli (bitişken) bir dildir. Sözcük kökü değişmeden kalır; anlam, ekler aracılığıyla genişler. Örneğin: “Bir kitap oku-yor-um”. (sözcük dizilişine göre: Bir kitap oku-yorum); burada “oku”, “okumak” (lesen) eyleminin köküdür, “yor” şimdiki zaman ekidir ve “um” birinci tekil şahıs zamirini (ben) ifade eder. Dolayısıyla sözcük kökü değişmeden kalır; isimlerde ekler ve araya giren heceler yardımıyla yeni sözcükler ve anlamlar türetilir. Türkçenin bir diğer ayırt edici özelliği ise ünlü uyumudur. Türkçe, Almancada bulunan seslerin neredeyse tamamına sahip olduğu için, Almanca konuşanlar açısından telaffuzu görece kolaydır.
Türkçe, atasözleri ve deyimler bakımından son derece zengin bir dildir. Özellikle insanlar arasındaki ilişkileri yumuşatan, güçlendiren ve derinleştiren ifadeler dikkat çeker.
Bir Alman, biri yeni bir araba ya da bir elbise satın aldığında ne söyler? Türkler, “Güle güle kullan!” diyerek iyi dileklerini sunar. Bunu Almancaya aktarmak zordur. Birebir belki şu şekilde çevrilebilir: „Benutze es lachend!“, „Benutze es in guten Zeiten!“ ya da „Viel Glück damit!“
Bir şaşkınlık ya da hayret ifadesi olarak “Maşallah!” denir. Kelime anlamı „Wie Gott wollte“ diye çevrilebilir.
Birisi bir sınavı geçtiğinde ya da bir çocuğu olduğunda “Gözün aydın (olsun)!” diye tebrik edilir; Almancada buna yaklaşık olarak „Deine Augen seien leuchtend.“ denebilir.
Bir ziyaretçi “Hoş geldin!” (Birebir anlamı: Du kommst gelegen) sözleriyle karşılanır; ziyaretçi de buna “Hoş bulduk!” (Birebir anlamı: Wir haben einen angenehmen Empfang vorgefunden) diye karşılık verir.
Birisiyle bir iş yapıldığında, ona yardım edildiğinde ya da küçük de olsa bir şey sunulduğunda, ayrılırken ya da vedalaşırken “Hakkını helal et!” denir. Bu ifade yaklaşık olarak „Entlaste mich von all deinen Ansprüchen!“ anlamına gelir; yani kişi, karşısındakinin öbür dünyada kendisine en ufak bir sitemde bulunmamasını ister. Başka bir deyişle: „Vergib mir, wenn ich dir etwas Böses getan habe!“ ya da „Ich möchte mit dir im Reinen sein.“
Birisi yeni bir şey satın aldığında, örneğin bir araba, bir giysi ya da bir mobilya parçası aldığında, sevinçle “Hayırlı olsun!” denir. Bunun birebir anlamı: „Es sei gesegnet (glückbringend, einträglich oder von guter Vorbedeutung.)“
Berberde saçını kestirip tıraş olan birine “Sıhhatler olsun!” denir. Kelime anlamı: „Ich wünsche dir Gesundheit!“
Bir ziyarette yemek yenildiğinde ya da tatlı ikram edilip çay veya kahve içildiğinde “Ziyade olsun!” denir. Birebir sözcük anlamından hareketle „Es sei Vermehrung!“ denebilir. Ev sahibi buna “Afiyet olsun!”, yani „Guten Appetit!“ diye karşılık verir.
Birisi bir işle meşgulse ya da bir yerde çalışıyorsa, ona “Kolay gelsin!” diye temennide bulunulur; Almancada bu, „Es sei Erleichterung!“ ya da „Es möge dir leicht fallen!“ anlamına gelir.
Türkçenin doğallığı, yansıma ve ikilemelerde de kendini gösterir: şarıl şarıl, tangur tungur, şangır şungur. Bu ifadeler birebir çevrilemez; yalnızca sesin ve hareketin etkisini pekiştirir.
Ayrıca soba moba, dolap molap gibi sözcük oyunları da dilin mizahi yönünü ortaya koyar. Nasreddin Hoca’ya atfedilen ünlü bir fıkra, bu özelliği ustalıkla gözler önüne serer:
“Nasrettin Hoca bir gün ev taşıyacakmış. Bir araba aramış, bulmuş. Pazarlığa başlamış. Arabacı tüm eşyanın nakli için on lira istemiş. Hoca bu fiyatı çok bularak ‘Çok istedin evladım, bu kadarcık eşya için o kadar para istenir mi?’ deyince arabacı, ‘Bu kadarcık demeyin Hocam, eşya az değil, bakınız soba var moba var, dolap var molap var, sandalye var mandalye var…’ diye saymaya başlayınca, Hoca ‘pekii’ demiş ve razı olmuş. Eşya yerine ulaşınca, Hoca tutmuş beş lira vermiş! Arabacı sormuş, ‘Hocam paranın yarısını niye kestiniz?’ Hoca cevabı vermiş, ‘Evladım sen de eşyanın ancak yarısını getirdin! Sandalye geldi, mandalye nerde? Soba geldi, moba nerede? Dolap burada, molap nerede?’ demiş.”
Almanya’da öğrenciler öğretmenlerine soyadlarıyla hitap ederken, Türkçede “öğretmenim” ifadesi tercih edilir; bu kullanım, öğretmene duyulan saygıyı dilsel düzlemde görünür kılar.
Türk çocukları, zaman zaman Alman arkadaşları tarafından “bir tutam Almanca” (satın) almaya davet edilir. Oysa Almanlar da bir “tutam Türkçe” alsa fena olmaz. Kim bilir belki bir gün yolu Türkiye’ye düşer.
Öyleyse daha ne bekliyorsun?
Buyur bir tutam Türkçe al!
Muhammet Mertek
* Almanca versiyonu 2004’te Almanca bir dergide yayınlanmıştır.
Almancası için tıklayınız: https://www.sinfonie-interkulturell.de/eine-tuete-tuerkisch/





