Allgemein

Medine’den bugüne: On dört yüzyılı nereye koyacağız?

Ali Bulaç, Türkiye’nin Kürt meselesi başta olmak üzere derin toplumsal ayrışmalarının nasıl aşılabileceğine ilişkin konuşmasında, çözümün sadece devlet ve siyaset üzerinden aranamayacağını söylüyor. Farklı toplumsal kesimlerin üç aşamalı bir süreçle bir toplum sözleşmesine varmasını öneriyor ve bu çerçevede Medine Vesikası’nı tarihsel bir model olarak gündeme getiriyor.

Ali Bulaç saygı duyduğum düşünürlerden, sahici kişiliklerden biri. Yıllar önce Brüksel Parlamentosu’ndaki bir programda aynı masada yemek yerken “Avrupa’nın ulaştığı hukuk anlayışının İmam Şafi’nin topuğuna bile henüz ulaşamadığı,” mealinde bir söz söyleyince şaşırmıştım.

Medine Vesikası ile, diyelim ki Alman Anayasası’nı yan yana koyduğumuzda, aslında iki hukuk metnini değil, birbirinden kökten farklı iki çağın dünyasını yan yana koymuş oluruz.

Aralarında yaklaşık on dört yüzyıl var. Ama mesele sadece geçen zaman değil. O yüzyılların içine insanlığın yaşadığı savaşlar, iç çatışmalar, devrimler, büyük acılar ve bunlardan çıkarılan dersler sığıyor. Hukuk devleti, temel haklar, kuvvetler ayrılığı, yurttaşlık, din ve vicdan özgürlüğü, azınlık hakları, bağımsız yargı… Bunların hiçbiri insanlığın önüne hazır bir paket halinde konmadı. Her biri uzun ve çoğu zaman sancılı tecrübelerin içinden süzülerek bugüne geldi.

Bu yüzden Medine Vesikası’nı kendi çağının şartları içinde önemli bulmak başka şey, onu günümüz için ideal bir toplumsal sözleşme ve hukuk modeli olarak sunmak başka şey.

Birincisinde tarihi anlamaya çalışmak vardır ki bunu anlarım. İkincisinde ise aradaki on dört yüzyılı atlayıp 7. yüzyıldan bugüne sıçramak vardır ki bunu da sorgularım.

Üstelik burada gözden kaçırılan bir başka nokta daha var ki altını çizmek istiyorum: Medine’de o vesikanın tesis etmeye çalıştığı düzen kendi zamanında da uzun ömürlü olmadı zaten. Başlangıçta farklı kabileler ve topluluklar arasında oluşturulan siyasi birliktelik kısa süre sonra Müslümanlarla bazı Yahudi kabileleri arasındaki ağır çatışmalarla dağıldı ve vesikanın öngördüğü düzen sürdürülemedi. Dolayısıyla, “O günün şartlarında stratejik anlamda bir girişimdi” denebilir. Ama bundan, on dört asır sonra da ideal bir model olduğu sonucu çıkmaz.

Demem o ki geçmişi anlamak başka, geçmişi bugüne hükmeden bir ölçüye dönüştürmek başka. İnsanlık 7. yüzyıldan beri boşuna yaşamadı. Üstelik bu tecrübe sadece Batı’ya da ait değil.

Müslüman dünyanın da Medine’den bugüne uzanan on dört yüzyıllık büyük bir tarihsel tecrübesi var. Daha Raşit Halifeler döneminde başlayan iktidar mücadeleleri, iç savaşlar ve bölünmeler… Emevilerle birlikte hilafetin hanedanlaşması… Abbasîler, Selçuklular, Osmanlılar… Sünnî-Şiî ayrışması, mezhep çatışmaları, farklı din ve topluluklarla birlikte yaşamanın başarılı ve başarısız örnekleri… Ulema ile siyasal iktidar arasındaki bitmeyen gerilimler… Bütün bunlar da Müslüman toplumların siyaset ve hukuk hafızasının birer parçası.

Batı dünyası da Magna Carta’dan Aydınlanma’ya, din savaşlarından devrimlere, insan hakları bildirgelerinden totaliter rejimlere ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımına kadar kendi uzun ve kanlı tecrübesinden geçti.

Yani Medine’den sonra da tarih hem Batı’da hem de İslam dünyasında akıp durdu. Devletler kuruldu, devletler çöktü, tarih oldu. İktidara geldiler, onun için savaştılar, korkunç zulümler işlediler. Yer yer farklı inançlarla birlikte yaşamanın yollarını da aradılar. Bazen bunu başardılar, bazen vahşice birbirlerini boğazladılar. Hukuk, devlet ve toplum hakkındaki bilgimiz bütün bu tecrübelerin içinden geçerek oluştu.

Bu yüzden 7. yüzyıldan kalma bir metni doğrudan 21. yüzyılın ideal toplum modeli olarak önümüze koymak, sadece Batı’nın tarihsel birikimini değil, Müslümanların kendi on dört asırlık tecrübesini de paranteze almak anlamına gelir. Ben burada vesikanın kendisinden çok, bu düşünme biçimini ilginç buluyorum!

Elbette eski metinlere döneriz. Okuruz, anlamaya çalışırız, kendi çağları açısından değerlerini teslim ederiz. Fakat geçmişe saygı duymak, bugünü geçmişe taşımamızı mı gerektirir mutlaka?

Alman Anayasası, her partiden ve eyaletten seçilen 65 üye ile oy hakkı bulunmayan beş Berlin temsilcisinin yer aldığı Parlamenter Konsey tarafından hazırlandı. Konsey, Eylül 1948’den itibaren yaklaşık dokuz ay çalıştı ve Mayıs 1949’da Temel Yasa’yı ortaya çıkardı. Ama asıl önemli olan, sadece bir metnin yazılmış olması değildi. Arkasında kurumlarıyla, denge ve denetleme mekanizmalarıyla işleyen bir anayasal düzenin kurulmasıydı. Almanya’nın savaş sonrasında yeniden ayağa kalkmasında bu düzenin payı tartışılmaz.

Ali Bulaç ise toplumun ileri gelenlerinin katılımıyla üç aşamada söz konusu sözleşmenin mümkün olabileceğini söylüyor: Teârüf (birbirimizi tanımak), müzakere (farklılıklarımızı konuşmak) ve muâhede (birlikte yaşamanın şartları üzerinde anlaşıp ahitleşmek).

Ben bir dördüncü aşamayı da eklemek isterim: Bu ahdi veya sözleşmeyi kim uygulayacak? Uyuşmazlığı kim çözecek? Taraflardan biri sözleşmeyi ihlal ettiğinde hangi kurum, hangi hukuk ve hangi meşru yetki devreye girecek?

Çünkü konu sadece insanların konuşup anlaşmasıyla bitmiyor ki! Anlaşamadıkları zaman ne olacak?..

Modern anayasal düzen ile tarihsel ahitleşme modelleri arasındaki en önemli farklardan biri de bu. Ali Bulaç’ın sözünü ettiği on çatışma alanının ürettiği derin yarılmalar ortadayken, Müslüman toplumların daha teârüf aşamasını (birbirini gerçekten tanıma ve farklılığı meşru görme aşamasını) ne ölçüde gerçekleştirebildiği bile başlı başına tartışma konusu.

Bence Medine Vesikası bağlamında asıl soru da şu:

Biz 7. yüzyılı anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa 21. yüzyılın sorunlarının cevabını hâlâ 7. yüzyılda mı arıyoruz?

Bence mesele oldukça çok katmanlı ve bu tür platformlarda birkaç mesajla tartışılıp çözülebilecek nitelikte değil. Sağlıklı bir sonuca varabilmek için belki de bir çalışma grubu oluşturmak, meseleyi farklı boyutlarıyla ve birçok kez müzakere etmek gerekir. Çünkü insanı, toplumu ve devleti (hatta devlet yerine bazı bağlamlarda ‘iktidar’ demek daha doğru olabilir, sonuçta devletin yönünü önemli ölçüde siyasal iktidar belirliyor) birbirinden tamamen bağımsız alanlar olarak ele almak mümkün değil. Bunları hem ayrı ayrı hem de birbirleriyle kesiştikleri ve birbirlerini dönüştürdükleri noktalar üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

Türkiye’nin temel meselesi de bana göre sanki burada. İnsan, toplum ve devlet yapısında birbirini besleyen ciddi sorunlar var. Üstelik bunlardan yalnızca birini düzeltmenin diğerlerini kendiliğinden düzelteceğini düşünmek de fazla iyimser olur. İnsan toplumu, toplum devleti, devlet de hem insanı hem toplumu biçimlendiriyor. Dolayısıyla karşılıklı, dikey-yatay işleyen bir yapıdan söz ediyoruz.

Almanya örneği bu açıdan öğretici. İnsan, toplum ve devlet düzeyinde dünya ortalamasının oldukça üzerinde bulunan, yüksek refah düzeyine ulaşmış ve gelişmiş bir hukuk devleti kurmuş bir ülkenin son yıllarda yaşadığı çözülme eğilimlerine baktığımızda önemli bir gerçekle karşılaşıyoruz: Bir toplumun belirli bir gelişmişlik düzeyine bir kez ulaşmış olması, o kazanımların kalıcı olduğu anlamına gelmiyor.

Demokrasi, hukuk devleti, toplumsal sorumluluk, etik bilinç ve birlikte yaşama kültürü bir defa inşa edilip sonraki kuşaklara otomatik olarak aktarılan değerler değil. Her kuşağın bunları yeniden öğrenmesi, içselleştirmesi ve gündelik hayatında uygulaması gerekiyor. Kuşaklar arasındaki aktarım zincirinde ciddi bir kopuş meydana geldiğinde, en güçlü görünen toplumsal ve siyasal kurumlar bile giderek aşınmaya başlayabiliyor.

Almanya’daki genç kuşağın siyasal eğilimleri bu bakımdan dikkat çekici. 18-24 yaş grubunun siyasal yelpazenin uçlarında yer alan partilere (yüzde 60’tan fazlası aşırı sağ ile aşırı sola) olan yönelim, sadece seçim sonuçları açısından değil, demokratik kültürün kuşaklar arasında aktarılması bakımından da üzerinde düşünülesi bir gelişme. Buradan hareketle önümüzdeki seçim dönemlerinde Almanya’nın nasıl bir siyasal tabloyla karşılaşabileceğini tahmin etmek çok zor değil.

Daha önemlisi, Alman eğitim sisteminde devletin kurumsal etkinliği oldukça güçlü olmasına rağmen okulun tek başına demokratik ve etik bilinç üretemediğini görüyoruz. Devlet bunu eğitim yoluyla aktarmaya çalışıyor, fakat her zaman başarılı olamıyor. Ailede başlayan değer aktarımı ciddi biçimde aksıyorsa okulun bunun doğurduğu bütün sorunları tek başına telafi etmesi son derece zor.

Buna dijitalleşmenin yarattığı köklü dönüşümü de eklemek gerekiyor. Dijital dünya bilgiyle, otoriteyle, siyasetle, toplumla ve hatta gerçeklikle kurdukları ilişkiyi de dönüştürdü çünkü. Önceki kuşaklarda aile, okul, yakın çevre ve geleneksel kurumlar üzerinden gerçekleşen sosyalleşmenin önemli bir bölümü artık dijital platformlar ve algoritmalar üzerinden gerçekleşiyor. Dolayısıyla devletin ve toplumun yeni kuşak üzerindeki geleneksel etkisi de giderek zayıflıyor.

Bu nedenle bana göre temel problemlerden biri kuşak değişimi. İnsan düzeyinde başlayan değişim zamanla toplumsal yapıya, ardından kurumlara ve nihayet devlete kadar yansıyor. Bugün Almanya’da çeşitli alanlarda bir aşınmadan ya da yozlaşmadan söz ediyorsak bunu yalnızca mevcut hükümetlerin politikalarıyla açıklamak yeterli olmaz. İnsan, toplum ve devlet arasındaki ilişkinin üç ayağında da meydana gelen değişimlere bakmak gerekir.

Türkiye açısından mesele çok daha ağır. Çünkü Almanya’da tartışılan şey büyük ölçüde mevcut kazanımların nasıl korunacağı ve kuşaktan kuşağa nasıl aktarılacağı iken Türkiye’de insan, toplum ve devlet alanlarının her birinde kapsamlı bir restorasyona ihtiyaç var. Üstelik bu üç alanın birbirinden bağımsız biçimde restore edilmesi de mümkün değil. Hukuk devletini kurumsal olarak inşa ederken onu taşıyacak demokratik toplumsal kültürü, o kültürü oluştururken de sorumluluk sahibi, eleştirel düşünebilen ve etik ölçüler geliştirmiş bireyi yetiştirmek gerekiyor.

Dolayısıyla mesele sadece “iyi bir devlet” ya da “iyi bir eğitim sistemi” kurmaktan daha çok, insanı, toplumu ve devleti aynı dönüşüm sürecinin birbirini besleyen üç unsuru olarak ele almak.

Bütün bunların üzerine Türkiye’de bir de geçmişi yeniden üretme ve geçmişin zihniyet dünyasını bugüne taşıma çabası var ki akıllara ziyan. Modern dünyanın zaten baş döndürücü bir hızla dönüştüğü bir dönemde geleceğe hazırlanmak yerine geçmişi bugününe taşımaya çalışmak, mevcut sorunları çözmek bir yana, toplumsal açılımı ve dönüşümü daha da zorlaştırıyor.

Kısacası asıl mesele bir iktidar, eğitim ya da ekonomi probleminden çok daha derinde; yani her kuşakta yeniden üretilmesi gereken insan-toplum-devlet dengesinin nasıl kurulacağında. Bu denge kurulamadığında ekonomik refah, güçlü kurumlar ve hatta gelişmiş bir hukuk düzeni bile tek başına kalıcı bir toplumsal güvence oluşturmaya yetmiyor, aynen “Made in Germany” resminde görüldüğü gibi.

Muhammet Mertek

Letzte Aktualisierung: 15. September 2026
Zur Werkzeugleiste springen