Makaleler

Sahip Olmak Yerine Olmak

Gerçekten dolu bir yaşamı belirleyen şeyler nedir? Değerler mi? İdeoloji mi? Herhangi bir dini inanç mı? Sahip olma arzusu mu, yoksa ‘olma’ bilinci mi? Lilly Gebert, Sahip Olmak Yerine Olmak (Sein statt Haben) adlı kitabında tüketim odaklı bir yaşam anlayışından bilinçli yaşama yönelmenin gerekliliğini işliyor.

Alman yazar ve yayıncı olan Lilly Gebert (1998), meteoroloji, oşinografi ve coğrafya alanlarında öğrenim görür. Sonra daha çok felsefi, psikolojik ve toplumsal eleştiri içeren konulara yönelir. Eserlerinde ağırlıklı olarak yabancılaşma, anlam arayışı, özgürlük, bilinç ve insanın hem kendisiyle hem de dünyayla kurduğu ilişki temalarını ele alır. Gebert, Scorpio Yayınevinden çıkan yeni kitabında Erich Fromm’un felsefi düşüncelerinden de ilham alarak modern insanın durumuna ve çağımızın karşı karşıya olduğu sorunlara dair düşünsel değerlendirmelerde bulunuyor.

Kitabın “Yeni Bir Çağ İçin Ansiklopedi” alt başlığını taşıması da tesadüf değil. Nitekim yazarın özlü ifadelerle akıcı bir deneme tarzında kısaca irdelediği 82 kavram, adeta bir yaşam ansiklopedisini çağrıştırıyor. Sahicilik ve özgürlükten özlem, güven ve insan onuruna; oradan ideoloji, bağlılık ve zamanın ruhuna kadar uzanan geniş bir kavramsal yelpazede Gebert, günümüzde insan olmanın ne anlama gelebileceğine dair çok katmanlı bir panorama sunuyor.

Kitabın merkezinde ‘sahip olmak’ ile ‘olmak’ arasındaki ayrım yer alıyor. Gebert, daha fazla mal mülk edinme, sürekli başarıya odaklanma ve kendini geliştirme baskısı üzerinden kendini tanımlayan toplumu eleştirerek ufuk açıcı analizler yapıyor. Kitabın arka kapağında da ifade edildiği üzere, ‘sahip olma’ arzusu adeta “herkesi etkisi altına almış ve bizi yaşamın özüyle kurduğumuz bağdan koparmıştır. Bizi besleyen ve iyileştiren kaynaklardan ne kadar uzaklaştığımızı artık fark edemez hale gelmiş bulunuyoruz.” Bu noktada yazar şu soruları yöneltiyor: Hayata daha ne kadar sırt çevireceğiz? Kendi irademizi tamamen yitirene kadar mı? Yoksa onu dile getirdiğimizde bile artık hiçbir değer taşımadığı ana kadar mı?

Gebert, felsefi düşünceleri kişisel gözlemler ve toplumsal teşhislerle ustalıkla birleştiriyor. Aynı zamanda insanların nasıl yeniden bağlılık, yaratıcılık ve içsel özgürlük kazanabileceği konusunda yol gösteriyor.

Sahicilik, bilinç, özgürlük, barış, sağlık, mizah, ideoloji, tutarlılık, yaşam korkusu, materyalizm, cesaret, zulüm, evren, özlem, sessizlik, bağlılık, hakikat, onur, güven ve zamanın ruhu gibi birçok kavramı edebi ve anlaşılır bir dille işliyor. Özellikle duygusal ve imaj dolu ifade biçimi oldukça çarpıcı. Birçok kavramı felsefi bir derinlik ve deneme üslubuyla, bazı pasajları da kişisel tecrübeleriyle ilham verici bir niteliğe sahip. Okuru durup düşünmeye, içe dönmeye ve sorgulamaya çağırdığından hızlı okunacak bir kitap değil.

Bazı kavramsal analizler

Kitap birçok kavramdan oluştuğu için burada yalnızca bazı örnekler üzerinde durulabilir:

Özellikle “İdeoloji” başlıklı bölüm güncelliğiyle dikkat çekici. Hannah Arendt’ın düşüncelerinden hareketle Gebert, insanların hakikat ve gerçeklik duygularını yitirdikleri ölçüde ideolojik dünya görüşlerine açık hâle geldiklerini savunur. İdeolojiler, görünür gerçekliğin ardında daha yüksek bir hakikatin bulunduğunu ve bu hakikate ancak uyum sağlama ve ideolojik eğitim yoluyla ulaşılabileceğini iddia eder. Gerçekliği doğrudan değiştiremedikleri için düşünceyi somut deneyimden koparır; korku, konformizm ve denetim aracılığıyla hakikat üzerinde bir tekel kurarlar. Uzun vadede yalnızca toplumsal koşulları değil, insanın kendisini ve öz-anlayışını da dönüştürürler; öyle ki her türlü itiraz, kişinin kendi kimliğine yönelmiş bir tehdit gibi algılanmaya başlar.

Gebert, modern toplumların ilerleme inancını da eleştirel bir gözle inceler. Ona göre insan, teknolojik ilerlemeyi kişisel gelişimle karıştırmakta ve teknolojinin kendi gelişimini giderek daha fazla sınırlandırabileceğini gözden kaçırır. İnsan kendisini geliştirmek yerine, zayıflıklarını telafi etmek için kullandığı araçları mükemmelleştirir. Böylece insan, teknolojinin gittikçe kendi yerini alabilecek ölçüde gelişmesini sağlayarak bir paradoksun içine düşer.

Yazar, modern hız ve tüketim kültürüne karşı da bazı eleştiriler yöneltir. Ona göre bilgi, medya, gıda yanında duygular bile özümsenmeden tüketilir. Bunun sonucunda yalnızca zevk alma yeteneği değil, derin sezgi ve hakikati kavrama yetisi de zayıflar. Gebert’e göre anlam hızda değil, yavaşlıkta ortaya çıkar; sürekli erişilebilirlikte değil, sessizlikte, dikkatli farkındalıkta ve içe yönelip derin düşünmekte.

Buna karşılık mizah, insanî direnişin en güçlü biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Gebert mizahı, gerilimleri çözen ve insanları birbirine yaklaştıran bir bağ kurma gücü olarak tanımlar. Mizah onun için acıyı inkâr etmek değil; onu kabul ederken onun tarafından yönetilmemektir. Tam da bu nedenle özgürleştirici bir niteliğe sahiptir.

Gebert, şefkat, açıklık ve insanlar arası bağlılık kavramlarına özel bir önem verir. Sürekli olarak gerçek anlamda karşımızdakini dinleme ve karşılaşma kültürünü savunur. Ona göre sözler hemen bir tehdit olarak algılanmamalı; bağlamları ve anlamlarıyla birlikte anlaşılmaya çalışılmalıdır. Anlamak, onaylamak anlamına gelmez; öncelikle diğerine açık olabilmeyi gerektirir. Çatışmalar çoğu zaman farklı görüşlerden değil, insanların birbirlerini gerçekten dinleyememesinden kaynaklanır. Gebert buna karşı, “sert kalplere” değil, “güçlü yüreklere” ihtiyaç duyan bir dünya tasavvuru ortaya koyar. Ona göre kırılganlığını koruyabilen, şefkatte, dürüstlükte ve yakınlıkta zayıflık değil, insani olgunluğun kaynağını görebilenler, daha insani bir dünyanın temelini oluştururlar.

Bu düşünceler, Gebert’in kültür eleştirmenleri Christopher Lasch ve Ivan Illich ile benzer entelektüel yaklaşımlarına kadar uzanır. Her iki düşünür de modern toplumlarda insanî yakınlığın giderek aşındığını teşhis eder. Lasch, aile bağlarının profesyonelleşme ve devlet müdahaleleri nedeniyle zayıfladığını savunurken; Illich, modern kurumların genişlemesini insanların doğal dayanışma ve karşılıklı bakım biçimlerinden uzaklaşması olarak yorumlar. Gebert bu görüşleri sahiplenerek güvenin, aidiyetin ve sorumluluğun profesyonel hizmetlerle ikame edilemeyeceğini; bunların ancak canlı ve gerçek ilişkiler içinde gelişebileceğini hatırlatır.

Yazar, bu yabancılaşmayı aynı zamanda modern insanın en temel krizlerinden biri olarak görür. Duygusal, zihinsel ve manevi gelişim eksikliği, insanın kendisiyle bağını kaybetmesine neden olmakta; boşluk hissi, yurtsuzluk duygusu ve depresyon giderek çağımızın temel ruh hallerine dönüşmektedir. İnsan çoğu zaman bu acının nedenlerini sorgulamak yerine onu kendi kimliğinin bir parçası hâline getirir ve böylece sorunu çözmeyen, yalnızca yöneten yeni bağımlılıklar ve toplumsal yapılar üretir. Bu bağlamda Gebert, Arnold Gehlen’in insanı “eksik varlık” (Mängelwesen) olarak tanımlayan anlayışına atıfta bulunur. Gehlen’e göre insan, içsel güvensizliğini telafi edebilmek için sürekli dışsal dayanaklar arayan bir varlıktır.

Kitapta Carl Gustav Jung’un psikolojisi de önemli bir yer tutuyor. Gebert, Jung’un projeksiyon kuramından hareketle insanların çoğu zaman sevdikleri kişinin kendisinden ziyade, kendi kişiliklerinin bastırılmış ve ifade bulamamış yönlerini sevdiklerini ileri sürüyor. Özellikle, kişinin kendi yaşamında ortaya çıkma fırsatı bulamamış bilinçdışı özlemlerini, isteklerini ve kişilik yönlerini yansıtan insanlar ona son derece çekici görünür. Böylece ilişkiler, çözümlenmemiş içsel çatışmaların bir aynasına dönüşür. Yazara göre olgunluk, aranan bütünlüğü karşı tarafta bulmak değil; kişiliğin bölünmüş ve bastırılmış yanlarını fark ederek onları bütünleştirebilmektir.

Ressentiment

“Ressentiment” (hınç, içerleme) kavramı günümüzde özellikle göçmen kökenli gençler arasında önemli bir rol oynuyor. Gebert, Friedrich Nietzsche’nin tanımladığı ressentiment kavramını, ruhun kendi kendini zehirlemesinin bir biçimi olarak ele alır. Buna göre, uzun süre devam eden kırgınlıklar, bastırılmış incitici duygular ve çözümlenmemiş çatışmalar, insanların hayal kırıklıklarını ya başkalarına ya da kendilerine yöneltmelerine yol açar. Kişi, kendi yaralarıyla bilinçli bir şekilde yüzleşmek yerine suçlamalar, memnuniyetsizlik ve içsel bir hınç içinde sıkışıp kalır. Gebert, bu durumun ancak öz değerlendirme (refleksiyon) ve kişinin sürekli tekrar eden olumsuz düşünce ve duygu döngülerinden kurtulmaya istekli olmasıyla aşılabileceğini vurgular. Böylece ressentiment, insanı hem kendisinden hem de huzurlu, dolu dolu bir yaşamdan uzaklaştıran yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir sorun olarak da ortaya çıkar.

Yazar ayrıca insanın acıyla kurduğu ilişkiyi de ele alır. Ona göre bastırılmış acı ortadan kaybolmaz; aksine bilinçdışı düzeyde insan üzerinde güç kazanmaya devam eder. Stoacılar içsel güce öz disiplin ve sükûnet yoluyla ulaşmayı hedeflerken, Gebert Nietzsche’ye dayanarak kişisel gelişimin esas olarak korku ve acıyla bilinçli bir şekilde yüzleşmekten doğduğunu savunur. Gerçek özgürlük, rahatsız edici duygulardan kaçınmakta değil; onları kabul edip kendi yaşamının bir parçası hâline getirmekte yatar. Ancak bu şekilde insan, koşullarının pasif kurbanı olmaktan çıkıp kendi hayatının aktif öznesi ve şekillendiricisi hâline gelebilir.

Gebert, modern toplumların dayanışma, adalet veya ortak yarar gibi kavramları, bireyleri yönlendirmeyi ve bireysel özgürlüğü sınırlandırmayı meşrulaştırmak için kullanma eğilimine karşı uyarıda bulunur. Hayek ve Baader’in düşüncelerinden hareketle, özgürlüğün çoğunluğun iradesiyle değil, bireyin kendi sorumluluğunu üstlenmesi ve daha yüksek ilkelere bağlı kalmasıyla güvence altına alınabileceğini vurgular. Yazar, bu bölümde bireysel özerklik, eleştirel düşünce ve ahlakı onun siyasi ya da ideolojik araçsallaştırılmasından ayırt edebilme yetisi adına güçlü bir savunu ortaya koyar.

‘Özlem’ kavramı, Søren Kierkegaard’ın düşüncelerine atıfla, insan gelişiminin temel itici güçlerinden biri olarak ele alınır. Burada özlem, bir eksiklik ya da zayıflık olarak değil, sahici ve anlamlı bir yaşam arayışının ifadesi olarak anlaşılır. İnsanı, kendisine sunulan hazır anlam kalıplarının ötesine geçmeye ve bizzat doğru ve doyurucu bulduğu şeyi aramaya teşvik eder. Böylece yönelim, yalnızca “sahip olmaya” odaklı bir yaşamdan daha derin bir “(var) olma” anlayışına kayabilir; insan da anlam, inanç ve kendini gerçekleştirme konularında daha kişisel ve özgün bir yaklaşım geliştirebilir.

Gebert’e göre modern insan, giderek kendisine, diğer insanlara ve dünyaya yabancılaşmaktadır. Yazar, yakınlık, bağ kurma ve güven içinde olma gibi temel insani ihtiyaçların çeşitli telafi mekanizmalarıyla örtüldüğünü; bunun sonucunda birçok insanın içsel boşluğunu artık fark edemez hâle geldiğini anlatır. Gebert, bu “kopuşun” nedenlerini sorgular ve insanın yeniden sahici bağlar kurmasına ve kendine karşı dürüst olmasına yönelik bir çağrıda bulunur. Ona göre modern toplumun temel sorunu düşünce eksikliğinden ziyade, duygusal derinliğin ve kalpten gelen bağlılığın giderek kaybolmasıdır.

Lilly Gebert, bir diğer kavramda Hannah Arendt’in düşüncelerinden hareketle, adaletsizlik, suç ve tarihsel acılar karşısında uzlaşmanın nasıl mümkün olabileceği sorusunu ele alır. Bu bağlamda, anlamanın affetmekle aynı şey olmadığını vurgular. Gerçek uzlaşma ne bastırma (yani baskılayarak bilinç altına itme) ne de aceleci bir bağışlama yoluyla gerçekleşir; aksine acıyla, ıstırapla ve dünyada her şeyin mükemmel olmamasıyla bilinçli biçimde yüzleşmeyi gerektirir. Gebert’e göre gerçek anlamda anlayabilmek, duygu ve empatiyi şart koşar; insan ancak acılarıyla bütünleşebildiğinde hem kendisiyle hem de dünyayla derin bir bağ kurabilir. Uzlaşma burada bir son durum olarak değil, insanın gerçekliği ona teslim olmadan kabul etmeyi öğrendiği ömür boyu süren bir süreç olarak karşımıza çıkar. Böylece yazar, teselli yerine hakikati arama, içsel olgunlaşma ve sağlıklı muhakeme yönünde etkileyici bir savunu ortaya koyar.

Güven

“Güven” kavramında ise Lilly Gebert, güven eksikliğinin insanları gerçek düşünce ve duygularını bastırmaya nasıl sürüklediğini ve bunun zamanla kişinin kendisiyle olan bağını kaybetmesine yol açtığını etkileyici bir şekilde anlatır. Ona göre ilişkiler, çoğu zaman fikir ayrılıkları nedeniyle değil, kişinin kendisini olduğu gibi gösterdiğinde, yani sahici davrandığında kabulü ve aidiyeti kaybetme korkusundan zarar görür. Dolayısıyla gerçek güven, insanların maskeler olmadan kendilerini ortaya koyabildikleri ve açıklığın ne ilişkiyi ne de kendi varlıklarını tehdit etmediğini deneyimledikleri yerde doğar. Gebert, güven ve sevginin açıklık, dürüstlük ve kırılgan olabilme cesaretini gerektirdiğini vurgular. Sürekli kendini saklayan, gerçek düşüncelerini gizleyen kişi, alışılmış ve güvenli olanı koruyabilir; ancak bunun karşılığında gerçek yakınlıkla, yaşamın canlı akışıyla ve en sonunda kendi özüyle olan bağını kaybeder. Bu tespit, Müslüman kimliğini vurgulayan veya belli bir ideolojinin güdümünde olan birçok kişinin neden sahici olamadıklarını da açığa vuruyor.

“Hayal Gücü” kavramında Lilly Gebert, Walt Whitman ve Henry Miller’ın toplum eleştirilerine yer verir. Özellikle Miller, modern toplumlarda yaygın olan konformizmi, tüketimciliği ve kurban olma zihniyetini eleştirir. Ona göre insanın çektiği acıların temel nedenlerinden biri, kendi yaşamı ve birlikte inşa ettiği gerçeklik karşısında sorumluluk almaktan kaçınmasıdır. Gebert, toplumsal değişimin ancak insanların kendilerini koşulların çaresiz kurbanları olarak görmekten vazgeçip kendi yaratıcı güçlerinin ve dünyaya karşı taşıdıkları ortak sorumluluğun farkına varmalarıyla mümkün olabileceğini savunur. Bu bağlamda hayal gücü, gerçeklikten kaçışın değil; öz sorumluluğun, umudun ve içinde yaşanılan gerçekliği aktif olarak şekillendirebilme yetisinin temel koşulu olarak karşımıza çıkar.

Aynı derecede dikkat çekici olan bir diğer konu da ‚algı‘ kavramına ilişkin değerlendirmelerdir. Burada Gebert, deneyimlerin hem dünyayı algılayış biçimimizi hem de duygularımıza erişimimizi nasıl şekillendirdiğini ele alır. Bu bağlamda akıl ile duygu arasındaki gerilime dikkat çeker ve aşırı akılcılaştırma, bastırma ve içsel kopuşun insanı kendi hakikatinden nasıl uzaklaştırabileceğini gösterir. Özellikle travmanın sonuçlarını son derece etkileyici bir şekilde işler: Duygularıyla bağını kaybeden kişi giderek yalnızca zihniyle yaşamaya başlar ve böylece kendisinden uzaklaşır. Gebert’e göre travma, tek bir olaydan ziyade, insanın kendi özünü, duygularını ve ilişkilerini sahici bir biçimde ifade edebilme yetisini yitirmesidir. İyileşme ise insanın yeniden duygularıyla temas kurmayı ve kendisini canlı, ilişki kurabilen bir varlık olarak deneyimleyebilmesiyle başlar.

Başkalarının enkazında yuva edinmek!

Bu kitap, okuru kendi yaşam biçimini ve alışkanlıklarını yeniden gözden geçirmeye davet ediyor. Toplumsal çözümlemelerle kişisel deneyim ve gözlemleri ustalıkla birleştirmesi, eserin en güçlü yanlarından biri. Her ne kadar bazı düşünceler yer yer idealist görünse de, tam da bu özellikleri onları ilham verici kılıyor. Kitap, okurda daha bilinçli, daha farkında ve daha özenli bir yaşam sürme arzusu bırakarak sona eriyor.

Yazarın kavramlar arasına “realite (gerçeklik)” başlığını da ekleseydi ilgi çekici olabilirdi. Özellikle Richard Stiegler’in “Zaman ve Sonsuzluk Arasında” (Zwischen Zeit und Ewigkeit) adlı eserinde insan bilincinin üç alanı olarak ele aldığı gündelik gerçeklik, ruhsal gerçeklik ve mutlak gerçeklik kavramlarına kısa da olsa değinilmesi, kitaba farklı bir perspektif kazandırabilirdi. Gerek düşünsel yaklaşımı gerekse üslubu bakımından Stiegler’in görüşleri, Gebert’in ele aldığı birçok tema ile dikkat çekici benzerlikler gösteriyor. Bu nedenle söz konusu kavramların kısa bir analizi, eserin düşünsel ufkunu daha da genişletebilirdi.

Carl Gustav Jung’un “Rüya ve Rüya Tabirleri” (Traum und Traumdeutung) adlı eserinde kullandığı ilk cümlesi, adeta kitabın tamamına eşlik ediyor: İnsan, dili aracılığıyla eşyayı öyle adlandırmaya çalışır ki, kullandığı sözcükler aktarmak istediği şeyin anlamını karşı tarafa iletebilsin.“ Gebert’in çabası da tam olarak budur: Günümüzün dijital sessizliği kaybolan deneyimler için yeniden bir dil bulmak; bağlılık, hakikat, güven, onur ve canlılık gibi kavramları yeniden görünür kılmak.

Genel olarak Lilly Gebert‘in felsefi ve spritüel fikirleri güncel toplumsal meselelerle ilişkilendirmeyi başardığını söyleyebilirim. Bu anlamda “Sahip Olmak Yerine Olmak”, modern yaşam ve tüketim kültürü üzerine önemli sorular ortaya koyan, düşündürücü ve çağın ruhunu sorgulayan bir eser niteliği taşıyor. Özellikle sürdürülebilirlik, anlam arayışı ve kişisel gelişim konularıyla ilgilenen okurlar için oldukça faydalı görüyorum.

Kitabın ana mesajı ise son cümlesinde saklı: “Başkalarının enkazını kendine yuva edinmeyi bırak.”

Muhammet Mertek

Letzte Aktualisierung: 20. Juni 2026
Zur Werkzeugleiste springen