Makaleler

Müslüman kimlik niçin demokrasiye şüpheci yaklaşıyor?

Almanya’da farklı kültür çevrelerinden yaklaşık beş milyon Müslüman yaşıyor. Hemen hemen her İslami renk temsil ediliyor. Değişik topluluk/grup yöneticilerinin veya ilahiyatçıların birçoğunun zihniyet dünyasında ortak bir nokta dikkat çekici: Devleti veya toplumu ilgilendiren hemen her konuda -belki dinin doğası gereği “had ve hak” belirlemesi, belki de derin bir kimlik krizi nedeni ile- sürekli İslam hukukundan bahsedilmesi ve onun referans gösterilmesi. Buna karşılık ise demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları gibi değerlerin içtenlikle savunulmaması; bu değerleri hiçe sayanlara karşı keskin bir tavır konulmaması; hatta mevzu bile edilmemesi! Hastalığın sıradanlaşınca önemsenmediği gibi. İnsan ister istemez soruyor: Neden Müslüman kimlikle demokratik bir düşünce geliştiril(e)miyor? Bugünkü gelişmiş Batı toplumları seviyesinde demokratik bir yaşam ve düşünce tarzına niçin geçiş yapılamıyor? İslam ülkelerinin geneli için de aynı soruyu yöneltebiliriz.

Müslüman olmayan Doğu toplumlarının ve Güney yarıküre ülkelerinin de -aslında kıta Avrupası dışında çok az birkaç ülke haricinde dünyanın- demokratik düşünce, yaşam ve devleti başaramamış olmaları, şüphesiz bu sorunun altında dinden bağımsız başka derin faktörler olduğunu düşündürüyor. Ancak Müslümanlarda bu sorun kendini din üzerinden ifade ettiğinden belki konunun din bağlamında da ele alınmasını gerektiriyor.

Yazının ana konusu ne İslam ve demokrasi karşılaştırması ne de tarihi süreçlerin enine boyuna analizini yapmak. Bunlara sadece resmin bütününü görme adına bir puzzle’ın parçalarını yerine koyacak kadar yer verildi. Maksadım Müslüman kimliği ve zihniyetinde gerçek anlamda demokratik düşüncenin gelişememesinin bazı sebeplerini irdelemek ve müzakereye açmak.

Tarihi süreçte gelişen arayışlar ve akımlar

Müslümanların demokrasi ve hukuk devleti bağlamında yaşadığı zihniyet problemlerinin tarihi kökleri olduğu kesin. Tarihçi Kemal Karpat’ın “Türk Demokrasi Tarihi” kitabı bu serüvenin çerçevesini ana hatlarıyla çiziyor. Türkiye ve Batı’da demokrasi gelişimini ve laiklik anlayışını ele alıyor. Din-devlet ilişkilerinin tarihi sürecine değindikten sonra İslam’ın demokrasiye yatkınlığı konusunu da inceliyor. Fakat onun demokrasiden kastı; halka dayanan, çok partili, din ve devlet ilişkilerini düzenleyen bir sistemden ibarettir. Osmanlı Devleti’nde devletin din işlerine karışmamasını sağlamak için Şeyhülislamlık kurumunun oluşturulduğunu belirtiyor. Bu maksatla II. Murat (1451) zamanından 16. yüzyılın ortalarına kadar şeyhülislamlar bağımsız hareket etseler de daha sonra, özellikle 17. yüzyıldan itibaren devletin etkisi altına giriyorlar.

Diğer yandan savaş hevesi 17. yüzyılın sonuna doğru, devlet zaafını örten bir maske olmuştu. Karpat, “devlete hâkim olan paşalar halktan kopuk, kendi devlet felsefelerine göre azamet, şan şeref ve parlak sözleri ön plana alan yeni tipte devletçi bir kültür yaratmışlardı” tespitinde bulunuyor. Devleti ve toplumu bir yana atarak, kendilerini nihai amaç olarak göstermişlerdi. Dini de bunun için kullanıyorlardı. Fransa’da da laikliğin amacı devleti ele geçiren kralın, kilisenin ve aristokrasinin kurduğu ortak rejime son vermekti. Çünkü din, bu rejimi meşru gösteren bir araç haline gelmişti. Benzer bir araçsallaştırma Topkapı Sarayı’nın giriş kapısında da yazıldığı gibi bazı Osmanlı sultanları için söz konusudur: “Es-sultânu zılullahi fi’l-arzı ye’vî ileyhi kulli mazlûmin” (Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesi, bütün mazlumların sığınağıdır!). Aynı yaklaşım Fransa kralları için de vardı; “Güneş Kral” ifadesi gibi. Din-devlet ilişkisindeki bu hastalıklı yaklaşımı zihnimizin bir köşesinde tutalım.

Ayrıca Osmanlıların son döneminde ortaya çıkan akımlar da Türklerde veya Müslümanlarda demokratik bir bilincin gelişmemesinin sebepleri arasında sayılabilir. Değişik kaynaklara göre Osmanlılarda ıslahat ve çağdaşlaşma, daha çok ordu, fetih veya kaybedileni kazanma odaklı girişimlerdi. Aslında 3. Selim ile orduda başlayan bir ıslahat söz konusu olsa da “muasırlaşma” (çağdaşlaşma) hareketi belli ölçüde 2. Mahmut döneminde, demokratikleşme hareketi ise Tanzimat Fermanı (1839) ile başlar. Başlar ama artık Avrupa’nın her yönden gelişmişliği karşısında geç kalınmıştır. Özellikle Fransız ihtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik akımı ileriki yıllarda Osmanlıların da başını ağrıtacaktır. Milliyetçi isyanlar sonucunda Yunanistan 1832’de bağımsızlığına kavuşur. Balkanlarda milliyetçi ayaklanmalar ardı ardına gelir. Osmanlı Türklerinde ise milliyetçilik, bu gelişmelere tepki olarak doğan bir fikir akımıdır. Balkanlardan, Kırım’dan ve Kafkasya’dan zulme ve soykırıma uğrayarak gelen ortalama bir milyon insan da yapılan zulüm ve sürgünlere karşı bir reaksiyon olarak milliyetçi düşünceyi benimsemişlerdi. 1927 nüfus sayımında 13 milyon Anadolu insanı varsa bunun bir milyonu göçmendir. Türk topraklarında milliyetçi düşüncenin oluşmasının temelinde bu tür tarihi etkenlerin de payı büyüktür.

İslamlaşma (İslamcılık), Batıcılık ve Türkçülük (Turancılık) daha çok Osmanlının yıkılmasını engellemek için aydınların ve ileri gelenlerin savunduğu kurtuluş reçeteleri idi. Devleti hangi fikri ön plana çıkararak ve ilke edinerek yıkılmaktan kurtarırız endeksliydi. “Osmanlı Dönemi Batıcılık, İslamcılık, Türkçülük Fikir Akımları ve Din” başlıklı bilimsel makale(K.Taş-B.Göksüçukur, 2019) konuyu detaylıca işliyor. Dar anlamda çağdaşlaşma teşebbüslerinin yerini 2. Abdülhamit ile birlikte İslamlaşma hareketi alır. İkinci Meşrutiyet dönemine gelindiğinde Osmanlı Devleti savaş yorgunudur. İttihat ve Terakki önderliğinde de milliyetçilik/Türkçülük akımı ön plana çıkar. Batıcılar yönünü tümüyle Batı’ya dönüp, kurtuluşu modernleşmede ararken İslamcılar ‘Asr-ı Saadet’e, milliyetçiler ise genellikle “ulus devlet” anlayışına sığınırlar. Söz konusu fikir akımlarında ana maksat demokrasi değil, devleti ayakta tutma sorunuydu. Bireyin öteki (insan, toplum, devlet ve doğa) ile ilişkisi noktasında hakikati ve doğru olanı arama amacı yoktu. Haklar ve görevler referansı ile ilişkileri kurgulama ve bunun kurumsallaşması oldukça sınırlı ölçüde idi. Bu nedenle mevcut yapıyı koruma gayretinden öteye geçemediler. Çünkü Osmanlı Devleti, kendi dışındaki gerçekliğin farkına varacak durumda değildi.

Osmanlı son demlerini yaşarken Filibeli Ahmet Hilmi, Şeyhülislam Musa Kazım, Said Halim Paşa, Seyyid Bey, Babanzade Ahmed Naim, Mehmet Akif Ersoy, Elmalılı Hamdi Yazır, Ferit Kam, Mehmet Ali Ayni, İsmail Hakkı İzmirli, İsmail Ertuğrul, Ahmet Hamdi Akseki, Şeyhülislam Mustafa Sabri, Said Nursi, Şemseddin Günaltay ve Ziya Gökalp gibi şahsiyetler “İslamlaşmak” ve “Milliyetçilik” üzerine fikirleriyle öne çıktı. O dönemin şartlarında din ve devlet, din ve bilim, din ve çağdaşlaşma konularında etkin tartışmalarda bulundular. Onlardan birçok yazının derlendiği “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi” (İsmail Kara) başlıklı kitapta bu tartışmalara genişçe yer veriliyor. Ancak bu düşünürlerin hiçbiri, 1950’den sonra Avrupa’da gelişen çoğulcu, katılımcı demokratik, kuvvetler ayrılığına dayalı hukuk devleti tecrübesinden haberdar olamadı. Ömrü vefa etmeyenler için bu doğal olsa da Batıdaki değişime neden olan entelektüel tartışmaları Türkiye toplumu ve devlet yapısı açısından etüt edebilirlerdi ama etmediler. Çünkü kurtuluşu İslamlaşmada görenlere göre toplumunu ayakta tutan ve ona meşruiyet kazandıran ana unsur sadece İslam dini idi. Çaresizlik içinde gelişen ve daha çok aidiyeti vurgulayan bu tepkisel akımları da bir köşeye not edelim.

Batı ise o sıralarda, Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi, Aydınlanma Dönemi, Fransız İhtilali gibi uzun bir modernleşme süreciyle sosyal, siyasal, ekonomik, bilimsel ve kültürel alanlarda oldukça gelişmişti. Hemen her yönden çağının bilgi birikimi ve uygulama dinamikleri dışında kalmış Osmanlı karşısında Avrupa’nın ezici üstünlüğü vardı. Dıştaki açık ara üstünlüğe mukabil içteki devasa keşmekeşlik karşısında çareyi Batılılaşma/Çağdaşlaşma, İslamlaşma veya Milliyetçilikte görme ciddi bir tartışma konusudur aslında. Avrupa ülkelerinin askeri ve teknolojik üstünlüğünü sömürü adına acımasızca kullanmaları da… O kadar ders var ki yeter ki çıkarılmak istensin… 

Dahası İslam toplum hafızasında devleti kutsamak, din ve devleti ikiz kardeş gibi gören Emeviler’den kalma bir mirastı. Eski Türklerde de devlet kutsanırdı. Gittikçe kemikleşen bu devletçi anlayış etnik temelde “ulus devlet” oluşumlarının önünü açtı. Son dönemde Almanya’nın Weimar Cumhuriyeti (1919-1933), Osmanlının ise İttihat ve Terakki (1909-1918) dönemindeki demokrasi açılımları sosyo-ekonomik krizlerle birlikte gidip milliyetçiliğe tosladı. Mustafa Kemal’in de hedefi ülkeyi “muasır medeniyet seviyesine” çıkartmaktı. Temel motivasyonu kültür ve kurumlarıyla çağdaş, laik bir devletti. Yönü Avrupa’ya dönük olsa da bu yeni ulus devlette milliyetçilik ana akım olarak devam edecekti. Bütün bu gelişmelerin gölgesinde en sahici ve etkili başat hareketin Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz.

Ne var ki “demokrasi” kavramı İslam memleketlerinin hiçbirinde anayasal bağlamda halka dayanan çok partili sistem anlamından öteye geç(e)medi. Atatürk bile kurdurduğu (Serbest Fırka, Komünist Partisi gibi) siyasi partileri kapattı. Çok partili hayat da bir çeşit vesayet altında, demokratik düşünce, tutum ve davranışların devamı olarak kendini geliştiremedi. Cumhuriyeti özgür tercihleriymiş gibi kuranlar, çok partili hayatı Batı dayatmasından tercih etmişlerdi zaten. Kişisel ya da toplumsal medeni gelişmenin (aydınlanmanın) neticesinde olan bir doğal sürecin sonucu değildi. Hiçbir kuşak Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, özgürlükler gibi değerleri eğitim sisteminden alarak hayata taşıma tecrübesi yaşamadı. Bu konular uzun yıllar ders kitaplarına giremedi. Sonraki yıllarda müfredatlarda yer verilse de her şey “kutsal devlet” tezi içinde açıklandı. Bunların ötesinde sadece anayasa yapmanın yeterli gelmediğini, anayasal değerlerin eğitim sistemiyle toplumda içselleştirilmesinin de gerektiğini öğreniyoruz tarihi hadiselerden. Mesela Weimar Cumhuriyeti (1919-1933), zamanına göre gelişmiş demokratik bir anayasaya sahip olmasına rağmen toplumda o oranda demokratik bilinç gelişmeyince vahşi Nazi Faşizmi yeşerdi.

Batı tecrübesine göre demokrasi, evrensel değerleri içselleştiren orta sınıfın vereceği mücadeleyle gelişmekte. Ancak orta sınıf, demokrasinin nitelikleri/gerekleri üzerine düşünce üretecek ve bunun mücadelesini verebilecek durumda ise… Karpat’a göre “Demokrasi, ancak ondan manen ve maddeten (ekonomik anlamda) yarar bekleyen, manen kendi dünya görüşünü ifade eden ve onun uğruna düşünce üreterek mücadeleyi göze alanlar sayesinde gerçekleşebilir. Bu mücadeleyi verecek olan, modern orta sınıftır.” Prensipte bu doğruydu ama tek başına yeterli değildi. Çünkü orta sınıf, demokratik nitelikleri içselleştiremediğinde veya refah seviyesi düştüğünde antidemokratik bir siyasi otoritenin taşıyıcı rolünü de üstlenebiliyor. En azından Nazi Almanyası ve Türkiye pratiğinde böyle oldu. Buna Türkiye’de orta sınıfın yeterince gelişmediği üzerinden itirazlar da gelebilir elbet. Bu bağlamda Francis Fukuyama’nın siyasi kültür dergisi Cicero’da yayınlanan yazısının (2012) başlığı da ilginçtir: “Orta Sınıfı Kurtarın!” Orta sınıf ile liberal demokrasi arasındaki korelasyonu örnekleriyle anlatan Fukuyama liberal demokrasinin gelişiminde orta sınıfın rolünün altı çiziyor: “Yaklaşık 300 yıl öncesine kadar toplumlarımızı şekillendiren etkili fikirlerin neredeyse tamamı -Çin’deki Konfüçyüsçülük hariç- din temelliydi. Küresel ve kalıcı etkiye sahip ilk büyük seküler ideoloji, 17. yüzyılda Avrupa’nın bazı bölgelerinde ticari ve daha sonra endüstriyel bir orta sınıfın yükselişiyle ilişkilendirilen bir doktrin olan liberalizmdi. (…) Locke, Montesquieu ve Mill gibi klasik düşünürlere göre liberalizm, devletin meşruiyetini vatandaşlarının haklarını korumaktan ve kendi gücünü kanunla kısıtlamaktan alır. (…) Orta sınıf da diğerleri gibi statü ve maddi çıkarlarını korumak isteyen aktördür. (…) Demokrasi onların ihtiyaç ve beklentilerini yerine getiremediğinde veya getirmek istemediğinde de isyan eder.” Demek ki demokratik bilincin yerleşmesinde hem dini açıdan bir aydınlanma hem de orta sınıfın belli ölçüde refah seviyesine ulaşması önemli rol oynuyor.

Öyle görülüyor ki Müslüman toplulukların demokrasi, hukuk devleti gibi kavramlarla problem yaşaması tarihi süreç içinde ve çok derinlerde yatıyor. Din-saltanat ilişkisi hala tanımlanmış değil. Tarihi süreçte siyasetin gölgesinde gelişen “dini söylemler” de tam çözülememiştir. Seküler düşünce dinin karşısına oturtulunca insan yapımı demokrasiye stratejik bir saygıdan öte anlam yüklenmiyor! Devletçi geleneğin kutsandığı bir İslami anlayış, modern anlamda demokrasi ve hukuk devleti anlayışının önünde en büyük engel gibi duruyor. Aslında bu sorunun temelinde de Müslümanlık düşünce ve değerlerinin, çağdaş bilimsel birikim üzerinden değil de yüzyıllardır tevarüs ederek bize aktarılan feodal devletçi gelenekler üzerinden oluşturulmuş olması yatıyor. Diğer bir neden de din adına çeşitli söylemler geliştirenlerin, “image-maker” olanların, kanaat önderleri ve siyaset yapıcıların, çağdaş devlet yönetim biçiminde ittifak etmemeleridir. Hatta tam tersine eskiye ve geleneğe sürekli atıfta bulunup kafalarındaki devlet modelini din ile iltisaklı hale getirerek seküler devlet tanımının dinin karşısında imiş gibi algılanmasına sebep olmalarıdır.

Akıl ve insan yerine itaati ve kolektivizmi öncelemenin, farklı kültür havzalarında kadimden kalan ciddi problemlerden olduğu biliniyor. Avrupa Aydınlanması ve devamındaki süreçle birlikte Batı’da bu problem belli ölçüde aşıldı. Ancak Doğu kültüründeki sömürgeciliğe karşı olmakla kendini sunan katı zihniyet ve din soslu gelenekçi yorum hala aşılamadı. Türkiye’de çok partili sisteme geçilmesinden bu yana kültürel kodlar ve eğitim sistemi, topluma demokratik bir bağışıklık kazandıramadı. Hem devletin “güvenlik” endeksli otoriter tutumunun gerekli(!) olduğu düşüncesinin rutin kabulü hem de Müslüman çevrelerde statükocu, normatif ve anlatıya dayalı “milli-ci” (ve dini) söylemler hep baskın geldi. Anayasal sözleşme temelinde çoğulcu, uzlaşmacı, demokratik bir kültür maalesef oluşamadı.

 

Müslümanlarda demokratik düşüncenin önündeki engeller

Yukarıda Müslümanların demokrasiye yaklaşımı açısından bazı soru(n)lar üzerinde durmuş, tarihi süreç açısından kısa bir değerlendirmede bulunmuştuk. Şimdi meseleye yaşadığımız zamandan bakarak daha da somutlaştırabiliriz. Örneğin Almanya, demokratik hukuk devletinin önemli ölçüde işlediği bir ülke. Kitaplarda anlatılan ütopik ve teorik söylemleri şimdilik bir tarafa bırakıp bu ülkede yaşayan biri olarak soruyu netleştirelim: Müslüman kimliğini öne çıkaran topluluklar, niçin hala demokrasiyi ve hukuk devletini içtenlikle savunmada duyarsız ve isteksiz davranıyor? Neden ilkeli bir tepkiyle böylesi evrensel değerlerin mücadelesini vermiyorlar? Eğer bu sorular haklıysa temel bazı sorunları birkaç maddede özetleyebiliriz:

Apologetik ve norma normans yaklaşımları

“İslam hukukunda…”, “İslam’a göre…” diye başlayan kanaat ya da yargı cümlelerini sıkça duyarız… Modern anlamda “demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve özgürlükler” gibi kavramları da… Birincisi vahye dayalı dini referanslarla ahiret boyutlu bir insan ve toplum, hatta “siyasal İslamcı” ise bir de devlet tasavvuru ortaya koymayı amaçlar. İkincisi ise akıl ve bilim temelinde dünyevi bir toplum ve devlet anlayışını öngörür. Din ile devlet/saltanat arasındaki tartışmalar eskiden beri sürüyor şüphesiz. Günümüzde ise bu modernite/demokrasi bağlamında farklı boyutta devam ediyor. Dinî ve seküler temelli bu iki yaklaşımın kesişme noktasında bir çatışma, bir paradoks, belki de bir açmazlık var! Niçin? Bu can alıcı noktayı sorgulamadan açmazdan çıkmak zor.

Tam da burada kendimizi nereye konumlandırdığımız ve olayları hangi referanslara göre açıklayıp düşüncelerimizi oluşturduğumuz iki durum çıkıyor karşımıza: Seküler (dünyevi/dünyaya dair) ve siyasi düşüncelerimiz birinde dine, diğerinde ise akıl ve bilime dayanıyor. Aslında bu alanlar arasında belirgin bir çizgi var: Esas olarak sadece değerler tanımlayan “din” ile biçimsel kurallar ve uygulama mekanizmaları yoluyla normlar üreten “seküler medeniyet” arasındaki farktır bu. Ancak değer ve normlar arasındaki bazı ortak noktalardan dolayı bu çizgi flulaşıyor, hatta kayboluyor. Konu din bağlamında müzakere edilmeye kalkılınca Hıristiyan teolojisi tecrübesinden ödünç aldığım iki önemli yaklaşıma değinmek zorunlu hale geliyor galiba: Bunlardan biri apologetik (yani belli bir teolojiyi/dini öğretiyi dıştan gelecek eleştirilere ve meydan okumalara karşı savunma odaklı) bir tutum, diğeri ise Kitap ve Sünneti sadece ahlaki değer üreten değil de hukuksal açıdan “norm koyucu bir norm” (Luther teolojisindeki İncil’i norma normans görme) yaklaşımı. Sanırım Müslümanlar arasında yaygın olan bu iki anlayış sebebiyle evrensel boyutta zamanın ruhuna “Fatiha” okunuyor hep. “İnsan ürünü” sistem ve bilgiler belki farkında olmadan ikinci plana itiliyor. Müslüman jargonu ile söylersek; ahiret hayatına yönelik düzenlemeler yapan dini değerler karşısında, dünyevi hayatı düzenleme üzerinden şekillenen seküler medeni değerler önemsizleştiriliyor. Bu yüzden demokrasi, hukuk devleti ve özgürlükler, içinde yaşadığımız toplum açısından bizi doğrudan ilgilendirmesine rağmen dini söylemler daha ağır basıyor. Dahası inanılmaz bir savunma psikozu sergileniyor. Zannedersiniz ki karşılarında inançlarını, İslam’ı yok etmeye çalışan bir güç var ve her alanda topyekûn onunla savaş halindeler. Oysa Alman demokrasisinde her inanç özele aittir ve din özgürlüğü anayasal haktır. İnsan yine sormadan edemiyor: İnançtan ve Doğu kültüründen beslenerek tarihi süreç içinde şekillenen bir zihniyet mi Müslümanlarda demokratik düşünceye engel olmaktadır? O zaman durum çok daha vahim.

Totaliter zihniyet ve din anlayışı

Evvela bir zihniyet, tarihi süreç içinde salt dini kaynaklarla şekilleniyorsa ondan bir demokrasi savunuculuğunun çık(a)mayacağı aşikardır. Yalnızca dini referanslarla oturup kalkan totaliter fikirlerden demokratik bir yaklaşım gelişmez çünkü. Yeri geldikçe, ihtiyaç oldukça İslam ile demokrasinin örtüştüğü yanları ortaya konur o kadar. Bazı değerler ve “seçim” kavramı üzerinden demokrasiyle bağ kurma çabasıyla yetinilir. Yani ilk dört halifenin seçimle iktidara geldiği iddiası, şura ve korunması gereken beş esas gibi… Bazı İslami değerler elbette demokratik değerlerle örtüşebilir. Ancak Müslümanların çoğu bu tarihsel mirası aşarak demokrasi, hukuk ve özgürlük mücadelesine girişmez. Doğrudan kendi yaşam alanına müdahale edilmediği sürece de gündemine girmez. Çünkü bu tartışmalar hemen İslam karşıtlığı ya da sekülerlik şeklinde yorumlanarak genellikle dikkate bile alınmaz. Oysa dünya hayatını, kişi-toplum-devlet ile olan ilişkilerin niteliğini tarifleyen “demokratik devlet” ve kişisel “demokratik tutumlar” dini değil, seküler alandır. Ve ancak bu konuda okuma, düşünme, tartışma, eleştirme vs gibi bir faaliyet alanımız varsa bu alanda mesafe kat edebiliriz. Tıpkı, mesela “damar sertliği” (ateroskleroz) nedenli “kalp damar hastalığı” sorununu ancak bu alan ile ilgili seküler faaliyetler içinde olabilirsek çözebileceğimiz gibi…

Bu hususta demokrasiyi “şeytan rejimi” ilan eden (siyasal) İslamcıları ve değişik İslam ülkelerindeki rejimlerin demokrasiyle ilişkilerini tartışma dışında tutuyorum. Sözüm daha çok farklı formatlarda oluşan ve demokrasiyle barışıkmış gibi duran Müslüman gruplara. Evrensel değerler öncelikle bu çevrelerde içselleştirildiğinde ancak kalıcı bir toplumsal dönüşüm sağlanabilir. Demokrasiye karşı olmadıkları, dil ucuyla da olsa onun içselleştirilmesi gerektiği ileri sürülür. İslam ve demokrasinin birbiriyle çatışmadığı savunulur. Hatta İslam’ın eşitlik, adalet, özgürlük yaklaşımlarından hareketle demokratik teamüllerle örtüştüğü iddia edilir. Fakat bu iddianın temelinde bazı İslami değerleri de barındırdığı için ‘demokrasi iyidir’ yargısı değil, ‘demokratik değerleri de barındıran İslam’ı önceleme’ düşüncesi yatar. Sanki Müslüman bir mühendis ya da hekimin gündelik yaşamında, bazı güzel değer ve kavramları (mesela demokratik tutum ve davranışları) savunurken, onu seküler demokratik değer sahibi olduğu için değil de dini sebeplerle İslami değer olarak savunması, bunu Müslümanlığın gereği gibi algılıyor olması, (demokrat) Müslümanlarda demokrasi savunuculuğunun zayıf ya da hiç olmamasına neden oluyor kanaatimce. Yani seküler ve bilimsel alan totaliter bir İslam anlayışı içinde adeta kayboluyor.

Öte yandan en mükemmel inancın kendinde olduğundan hareketle mutlak doğrunun, en muteber ve mutlu topluluğun, en mantıklı düşüncenin ve en makul hayat tarzının kendilerinde olduğu deklare edilir. Halbuki demokrasilerde bu tür kabullerin hepsi izafidir; sübjektif yargılar olduğu kabul edilir. Ayrıca sayısız gerçekliklerin hepsi bir “sosyal veri” olarak değerlendirilir. Demokratik düşüncenin bu kabulü, doğal olarak çoğulculuğun içselleştirilmesini, daha heterojen, farklılıkların daha iyi tolere edildiği, daha barışçıl bir sosyal habitat oluşmasını sağlar. Müslüman çevrelerde bu yaklaşım genellikle geçiştirilir. Pratikte normatif ve stratejik olarak zaman zaman, yeri geldikçe, ihtiyaç oldukça vurgulanır ve geçilir. Çoğulculuk önemsenmez, hatta dine aykırı gibi değerlendirilir çoğu kez.

Sayıları az da olsa bazı ilahiyatçıların demokrasi ve çoğulculuğu benimsemesi olumlu bir gelişme. Fakat aynı kişilerin “İslam’ın temel metafizik ilkelerinin hayatın her alanını kuşattığı” ve bilimsel bilgilerin bu kriterlere uyduğu ölçüde kabul edilebileceği iddiası totaliter bir din anlayışını açığa vuruyor. Oysa dini değerlerin neler ve nereye kadar olduğu da teolojik açıdan tartışma konusu. Belki bu bir yere kadar da kendi içinde tutarlı olabilir. Fakat onlardan üretilen bilginin de “beşerî” olduğunun ıskalanıp bilimsel bilgilerin bu üretilen teolojik bilgiye uyduğu ölçüde kabul edilebileceği iddiası totaliter bir düşünce değil midir? Galiba buradaki temel problem bu üretilen bilginin de “ilahi bilgi” imiş gibi sunulması. Çünkü bu tutum yine İslami bir jargonla ifade edersek, “beşerî bilgi” hiyerarşisinde, Kitap ve Sünnet’ten “üretilen teolojik beşerî bilgiyi”, Allah’ın yarattığı doğa-insan-toplum’dan “üretilen pozitif beşerî bilgi”nin üstünde tutma ön kabulü taşıyor. Yani “teşri ayetler”den üretilen bilgi ile “tekvinî ayetler”den üretilen bilginin ikisinin de “beşerî” olduğu, bir öncelik hiyerarşisinin yani birinin diğerine üstünlüğünün olmaması gerektiğidir.

Dünyanın bütün ekonomik problemlerinin çözümünün İslam’da olduğu gibi iddialar da totaliter bir anlayış olarak bu bağlamda değerlendirilebilir. Bazı Müslümanların şu yaklaşımı da nasıl bir ideolojik ve totaliter İslam anlayışının tutsağı olduklarına örnektir: “Bu asırda [Asrı Saadet’te] Allah Resulü ve ashabı öylesine zengin bir hayat yaşamıştır ki hem insanı her meselede zirvelere çıkaracak yolları hem de Kıyamet’e kadar yaşanması muhtemel bütün problemlerin cevabını burada bulmak mümkündür.” Böylece insanlığın günümüze dek geliştirdiği bütün toplumsal, kültürel, bilimsel kazanımlar hiçe sayılmış olmuyor mu? Burada bir terslik yok mu?

Din-devlet ilişkisindeki ikilem

Bir din ile siyasi bir sistemi veya sistemin temellerini oluşturan bir değerler kataloğunu örtüştürmeye kalkmak doğru mudur? Böyle bir yaklaşım, aslında, teolojik bilgi üretimi ile ulaşılan bir siyasal sistem ile insan-toplum incelemelerinden hasıl olan bilgiden üretilen bir siyasal sistem karşılaştırmasıdır. Burada gerçekte din ile seküler bilgi değil, dinden ve doğadan üretilen iki farklı “beşerî sistem” kıyaslanmaktadır. Sorun şudur ki biri kendinin ilahi(!) olduğunu savunmaktadır. Din, özünde insanın “Yaratıcı” ile ilişkisini düzenleyen ve dünya-ahiret hayatını iyileştirecek bir “güzel ahlak” olduğuna göre burada esas sorun Müslümanların demokrasi (üretilen beşerî bilgi) ile olan ilişkisidir denebilir. Buna neden olan şey, dinin (aslında üretilen teolojik beşerî bilginin) politik ve yönetsel alanlarda da belirleyici ve tartışılmaz doğru olduğu kabulüne dayanan zihinlerdeki (siyasal) İslamcılık kontaminasyonudur bence. Hayatın bütün detayları için her şeyde hep dinî referans arayan böyleleri için yine dini referans alarak şunu diyebiliriz: Bir Müslümanın, bir fıkıhçının, bir müçtehidin Kur’an ve Sünnet’ten “ben şunu anladım” diyerek çıkardığı “istidlal”, “istinbat” vs ettiği bilgiler de tümü ile bir beşerî bilgidir; ve bu bilgi de ‘dine ait bilgi’dir. Bu tür üretilen/beşerî bilginin, insan-toplum-doğa’dan üretilen diğer (seküler) beşerî bilgi setinden hiyerarşik bir önceliği ve üstünlüğü yoktur. Abbasi Halifesi Mansur, ‘Muvatta’yı devletin hukuk kitabı yapmak isteyince İmam Malik’in dediğini bu yaklaşıma itiraz edeceklere hatırlatıp geçelim: “Ey Halife, bu benim fetvalarım. (Din bu değil). Herkes bunu anlamak zorunda değil, benim gibi düşünmek mecburiyeti yok. Siz böyle yaparsanız dini dondurursunuz. Kimse düşünmez artık. Din, devletin olur. (Halife’nin buyruğu din olur).”

Diğer yandan günümüzde Suudi Arabistan, Pakistan ve İran’da yaşayan Müslümanların rejimle ilişkileri (dini gerekçeler kullanmaları) dikkate alındığında demokratik taleplerin ön planda olmadığı, belki de hiç olmadığı görülür. Hatta İslam coğrafyasındaki hemen bütün rejimlerde demokratik tartışma ortamının bile bulunmaması pek sorgulanmaz. Doğu halklarında zihniyetin sorgulanmadığı gibi… Demokrasiyi savunduğunu iddia eden bazı Müslüman akademisyenlerin, birebir konuşulduğunda dini hükümleri her sistemin üzerine çıkarması, devletin anayasası haline getirilmesi gerektiğini dile getirmeleri hayret verici şekilde dini siyasallaşmayı gösteriyor. Bu onların kişisel görüşleri olabilir; kişi şiddet ve nefret suçu işlemeden herhangi bir rejimi isteyebilir elbette. Ancak bu durumda, bir samimiyet sorunu ortaya çıkıyor. Hem dini referanslara dayalı bir toplum/devlet tasavvur edip (devletin vatandaşın dini kaygılarını yönetsel süreçlerde dikkate alması başka bir şeydir şüphesiz), hem de demokratik bir sistem istiyorum demek en basit ifadesiyle tutarsızlık değil midir? Bu, dinin bütün seküler sorunlarımıza cevap verdiğini iddia edip sonra kalp damar hastalığı için modern tıbba başvurmaya benzemez mi?

Retorik ve zihniyet problematiği

Retorik veya anlatı olarak İslami kaynaklar ve değerler çok zengin. Ya uygulama? Davranışlara yansıyan negatif örnekler o kadar yaygın ki. Teori ile pratik arasındaki tutarsızlığın net resmidir. Ne hikmetse hoş olmayan bu durum üzerinde pek durulmaz; büyük ölçüde bütün olumsuzluklar dini/kutsal olandan soyutlanarak problemler bir çırpıda çözülür. Yani, “İslam’da şiddet yoktur!”, “Müslüman terörist olamaz!” denilir ve iş tatlıya bağlanmak istenir. Çünkü kutsal görülene tartışmasız toz kondurulması istenmez; kötü örnekler tarihsellik ile izah edilerek önemsizleştirilir. Burada da bir tutarsızlık sergilenmiş olur: Eskilerin yanlışları tarihin o kesitinde yaşamaktan kaynaklanıyorsa, yani dini anlayış ve uygulamalar bir ölçüde tarihsel dinamik ve anlayış ile şekilleniyorsa, aynı şey bugün de olmalı değil midir? Tarihin bu kesitinde de insanlığın medeniyet ve bilgi birikiminin netice verdiği ürün demokratik bir toplum ve devlet olmaktır. O zaman neden eskiye (non-demokrat toplum ve devlete) dönülmek istenmektedir? Bu kadar zengin değerlere rağmen niçin bu kadar berbat, bozuk, ahlaksız davranışların sergilendiği çoğunlukla sorgulanmaz. Kötü olan şeyler ya şeytana bağlanır ya da yokluğa mahkûm edilir ve kestirmeden meselenin üstü örtülmeye çalışılır. Dini anlayışımızda veya zihniyetimizde bir sorun olabilir mi diye sorgulanmaz. Şayet böyle bir şey yoksa, Müslüman toplulukların perişan hali nasıl izah edilebilir? Demek ki fertlerin/toplumların iyilik ve güzellik üzere kurgulanmasında dinin yanında başka faktörler de rol oynuyor. Bilimsel ve eleştirel düşünce, empirik araştırmalar, ekonomi, kültür, sosyoloji, psikoloji, pedagoji, felsefe, mantık, dil gibi alanların da insan hayatıyla doğrudan ilgili olduğunu söylemeye gerek var mı? Aslında belki en temel sorun sadece dini değerleri yücelterek birey-toplum-devlet için gerekli siyasi, hukuki, iktisadi, eğitsel vs biçimsel mekanizmalar, kurallar, matematik formüller gibi somut organizasyonel kurumlar oluşturulamamasıdır ki tüm böylesi faaliyetler seküler alanın ilgisi dahilindedir. Din üzerinden bunlar başarılamaz.

Retorik, İslami çevrelerde usanmadan tepe tepe kullanılan neredeyse tek yöntem. Öyle bir retorik ki hemen her konuda hastalık derecesinde ve birçok problemin kaynağı olacak boyutta bir -yalancı- üstünlük psikolojisine neden oluyor. Çünkü bu öyle bir psikoloji ki, kendine dair hiçbir sorunu çözememiş iken dünyanın tek kurtuluşunu kendinde görür. Hatta dünyanın içine düştüğü her türlü bunalımdan kurtulması için kendisine muhtaç olunduğuna inanır. Bir ütopyadan ibaret olan geçmiş sürekli idealize edilir. Hemen her probleme İslami kaynaklardan çözüm sunulur. Bir yandan kendileri gibi düşünmeyenler, Allah’a ve kadere iman zafiyeti yakıştırması ile -kendilerine göre- değersizleştirilmeye çalışılır. Öte yandan da dolaylı olarak imanın, inancın ve faziletlerin gerçek temsilcilerinin kendileri olduğu nazara verilir. Mahalle baskısı had safhadadır ki bu dogmatik retoriğin doğal sonucudur. Oldukça yaygın bu hakikat tekelciliğinin bir adım ötesi tekfire uzanır zaten. Realite dert edilmez!

Demokrasi, insan hakları, adalet, insana saygı, ahlak gibi herhangi bir değerden bahsedildiğinde, temel kaynaklardan anında bir dizi argüman öne sürülür. İslami kaynaklarda başta Peygamberler olmak üzere İslam büyüklerinin hayatından örnekler serilir göz önüne. Kendileri de bütün bunları temsil ediyormuş edasıyla ve göğüs kabartıcı bir üslupla anlatılır. Benim retorik dediğim tam da budur. Bu değerlerin fert, topluluk ve toplum olarak ne kadar içselleştirildiğine, hazmedildiğine ya da evrensel insani değerlerden kaynaklanan sosyal uygulama, kurum ve kuralların ne kadar gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğine bakılmaz. Yakın çevresinde görülen (iftira, israf, yalan, yolsuzluk, kayırma gibi) yanlış davranışlar ve gerçeklikten uzak iddialar görmezden gelinir. Kamuoyuna, özellikle de kendi içlerinde dünyanın bütün problemlerini bir çırpıda çözecek değerler reçetesi pazarlanır. İlkeli olmak umursanmaz bile…

İbn Rüşd’ün retorik, diyalektik ve delile dayalı önermelerinden hareketle felsefi pencereden bakıldığında kesin bilgi delile, diyalektik bilgi zan ve tahmine, retorik ise hayale dayanır. Bilgi/kültür üretmek ve bunlara dayalı uygulamalar ortaya koymak yerine retorikle her şeyi kurgusal bir temele oturtmak ve bir kılıf bulmak kolaydır çünkü. Burada bir terslik yok mu?

Dini retorik ve anlatılardan öte, rasyonel bir anlayış ve yaşam tarzı, hala her katmanı ile tüm toplumun ortak kültürü değil, bireysel/marjinal bir tercih ediş düzeyindedir. Retorik her zaman rasyonalite ve realitenin önünde olagelmiştir. Bir yanda “lafla peynir gemisi yürümez” derken, diğer yanda bütün söylemler idealize edilen “hayali” gemiyi yürütmeye yöneliktir. İstişarenin Kur’an’ın emri olduğu anlatılırken pratikte yönetim kademelerinde yeterince bu prensibe uyulmaz. Çoğunlukla ‘-mış gibi’ yapmak genel bir davranış ve tutum haline geldiğinden, istişare de yapılıyor‘-muş gibi’ yapılır. Lider, ulu önder, ulu hakan, halife vs kendisine “hayır” diyemeyeceklerden bir “iç halka” oluşturur; ve onlara danışıyor‘-muş’ gibi yapar! Halbuki en doğruyu bulmanın “iç kontrol” ve “dış kontrol” mekanizmaları üzerinden tanımlandığı çağımızda, istişare, azami katılımcılık ve samimi bir şeffaflık ile yapılabilir ancak. Ulufe verilenler ile yapılan ‘fikir teatisi’ne istişare denmez. Usul doğru değilse, esasta doğru bulunamaz. Nitekim “usul esasa mukaddemdir” denilmiştir. Müslüman coğrafyanın en önemli ortak özelliği devlet ve tüm kurumları ile STK’ların karar alma süreçleri katılımcılığa açık ve şeffaf olmamasıdır. Çağımızda ise artık demokrasi şeffaflık, katılımcılık ve çoğulculuk kavramları üzerinden açıklanmaktadır. Halbuki dini retorik, demokrasi ve onun tamamlayıcı parçaları olan hukuk devleti, fikir ve basın özgürlüğü konusunda hiç de zengin değildir; hatta çok fakirdir. Son tahlilde bu kavramlar sekülerdir çünkü. Akıl ve bilimin ürettiği seküler bilgi ve değerler sürekli tartışılıp değişirken normatif değerler ise binlerce yıldır gelişerek her inançta önemli yer tutar. “Netice itibariyle her şey ilme bağlıdır” veya “akıl ile nakil çatıştığında akıl tercih, nakil tevil olunur” denilir, ama “nakil budur” denilerek “nakilin eski çağlardaki anlaşılma biçimi”, bin bir türlü yorumlarla sürekli empirik ve bilimsel araştırmaların üzerinde tutulur. Bilgi kaynakları aktarılırken İmam Maturidi anlayışı içinde beş duyu, nakil ve akıl yürütme (istidlal) zikredilir. Böylece İslami düşüncenin bilim ve akla önem verdiği anlatılmaya çalışılır. Ama biraz rasyonel ve eleştirel düşünen insanlar; seküler olma, “bozulma”, “fitne” ile itham edilir. Bilimsel araştırmalar ise pratikte -demokrasi gibi insani bir ürün olduğundan- genellikle ‘nakil’i desteklemede payanda olarak kullanılır. Bilimsel gerçekler ve sonuçlar farklı yorumlanarak ‘kendi dini anlayışları’na uydurulmaya çalışılır. Bu örneklerden bile birçok Müslümanın nasıl bir zihniyet paradoksu yaşadığı kolayca anlaşılır. Burada bir terslik yok mu?

Kurtarıcı idol ve şahıs kültü

Doğu kültüründe, özellikle Müslüman çevrelerde kurtarıcı idol, şahıs kültünün temelini oluşturur. Bu kültün oluşmasında hemen bilinen bütün peygamberlerin bu coğrafyada yaşamasının da etkisi olabilir. Kendi öz potansiyelleri ile fert olamayan ve kendi aklını kullanma becerisini gerçekleştirmemiş insanlardan oluşan toplumlar yaşar bu coğrafyada. Böylesi toplumlarda demokratik bir sistem yerine ‘idol bir kurtarıcı’ bekleme kolaylığı tercih edilir. Sorumluluktan kurtulmanın da en kestirme yoludur bu. ‘Tek adam’, Müslüman topluluklarda olağan karşılanırken, siyasette de bunun yansımaları görülür. Batıda “partilerin bir lideri” varken, doğuda “liderin bir partisi” vardır. Parti ve taraftarları genellikle lidere “biat” etmişlerdir hep. Bu tek adam kendini “seçilmiş” görür ve her şeyi en iyi o bildiğinden bütün kararları o verir ama hiçbir şeyden sorumlu tutulamaz. İslami çevrelerde bu yüzden çoğulcu demokratik kültür yeşermez.

Nasıl yeşersin ki son yüzyılda “ümmet”, hukuk, adalet ve insan haklarına dayalı kurumsal ve toplumsal bir zemine sahip olmamıştır. Sadece Müslüman gruplarda değil, bütün sosyal katmanlarda, İslam ülkelerinin hiçbirinde, formel eğitim sisteminde bu kavramlar sağlıklı şekilde benimsenerek yeni kuşaklara aktarıl(a)mamış, benimsenen ortak bir kültür ve zihinsel “işletim sistemi” haline getirilememiştir. Belki de Müslüman dünyada bu evrensel değerlerle olan problemlerin ana kaynağı burada yatıyor.

Sonuç: Demokrasi ve hukuk devleti mücadelesi kaçınılmaz

Osmanlının son döneminde yoğun şekilde tartışılan İslamcılık, Milliyetçilik ve Batılılaşma hareketleri hala önemini koruyor. Müslüman çevrelerde dünya kadar seküler problemlerin sadece dini referanslar ile çözüleceğini savunanlar hala az değil. Tuhaf biçimde muhafazakarlık dondurulmuş bir zihin ve kültür fanusunun içinde kendine bir cennet kurmuş gibidir. Halbuki modern toplumlar artık heterojen ve çoğulcu bir yapıya sahiptir. Katılımcı ve çoğulcu demokrasi gelişti; hukuk devleti normları büyük ölçüde uygulanmaktadır. Geniş kitlelerce benimsenmiş ortak etik değerler oluşmuş haldedir. Dini ritüeller kişisel bir tercih olarak özel hayata aittir. Peki şimdi bütün bu gelişmeleri görmezden gelmenin mantığı nedir? Seküler modern toplumlara bile nihai çözümün dinde (hem de o dinin belki bin yıl önceki toplumların sorunlarına cevap olarak üretilen yorumlarında) olduğunu anlatmaya kalkışmak akıl karı mıdır? Dinin bu çağa uygun tecdit sorununu çözümleyememiş olanların bu çağın oldukça kompleks devasa sorunlarına din üzerinden çözüm üretmesi mümkün müdür? Bu rasyonalite ve realiteden kopmak değil midir? Niçin genellikle teorik teolojik yaklaşımlara ve her şeyi dini bir içeriğe oturtma ideolojisine önem verilir? Pratik hayattaki demokrasi, hukuk devleti, özgürlükler, insan hakları, etik gibi konular için içtenlikle gayret göstermek niçin öncelenmez? İçinde yaşadığımız ülkelerde şer’i hukuku (ki “şer’i hukuk” nedir? Hangi mezhebin o çağa ait akıl yürütmeleri esas alınacaktır? O çağlarda akıl yürütmek caiz ise şimdi niye değildir? Bu ilahi bir emir midir? Yoksa ulemanın beşerî bir görüşü müdür? vs) hayata geçirmek mümkün değilse, hala eskilerden oluşan bir ütopyanın peşinden koşmak nedendir? Burada bir terslik yok mu?

İnsan elbette önemli ölçüde seküler sosyal bir varlıktır. Gelişmiş toplumlarda, “sadece” çok partili sistem anlamındaki “demokrasi” kavramı çok gerilerde kaldı. Artık demokratik kültür bir hayat tarzı haline gelerek aileden kurumlara kadar işlerlik kazandı. Antik Yunan’dan günümüze dek olgunlaşarak gelişip uygulanan gelişmiş bir yönetim sisteminden bahsediyoruz. Peki, Müslümanlar, insanlığın binlerce yıllık medeniyet ve bilgi birikiminin neticesi bu sistemi en azından temel evrensel değerleriyle kabullenip savunmakta niçin zorlanırlar? Tıp/mühendislik gibi fen alanlarında insanlığın akıl ve medeniyetle ürettiği bilimsel bilgiyi kullanmakta bir beis görmezken, neden sosyal bilimlerin birikim hasılasından istifade etmek istemezler? Bu bir paradoksal durum değil midir?

Hem de Müslümanların bir araya gelmeleri bile ancak içselleştirilmiş bir etik/demokratik bir kültürle ve işleyen bir hukuk devleti zemininde mümkünken! Zayıf ya da muhalefet iken İslami değerlerin propagandasını yapanların, muktedir olunca nasıl bu ilke ve değerlerini hiçe saydığına dair sayısız örnekler ortadayken… Yalnızca dini söylemlerin, normatif kalıpların para ve güç söz konusu olduğunda yeterli gelmediğini yaşanan olaylar gösterirken…  

Hala toplum/devlet bağlamında “her derde deva” anlayışıyla (esasen hukuk tarihine ait olan) “İslam hukukuna göre…”, “İslam’a göre…” teziyle mi bütün problemleri çözmeye çalışacağız, yoksa demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarını savunmaya mı öncelik vereceğiz? Çünkü hukuk tarihinin konusu olan (din kaynaklı) beşerî bilgilerin merkezde olduğu paradigma üzerinden 21. yüzyıl dünyasında dünya görüşü, hayat felsefesi, siyasi sistem, hukuk sistemi, ekonomik doktrin oluşturma da mümkün olmuyor ve olmaz. Dolayısıyla lafı eğip bükmeden alacağımız pozisyon toplumsal problemlerin çözümünde anahtar rol niteliğinde. Fakat yeri gelmişken, Müslüman teologlara dair şöyle bir gözlemim ne kadar genelleştirilebilir bilemiyorum. Hemen hemen hepsi dini referanslarla (bütün dünyaya ulaştırılması gereken) hakikati bulduğundan emin. Ancak birçoğunun seküler olarak “öteki” ile ilişkileri düzenlemede demokrasi, hukuk devleti ve özgürlükler gibi hususlar hakkında bir derdi yok. Hem “had ve hak” tanımı içermesi nedeniyle bir Müslüman için de ahireti açısından da son derece öncelikli bir konu olmasına rağmen… Hem de Müslüman toplulukların çoğu problemlerinin çözümü, bu evrensel seküler (ama inançları ile esasta çatışmayan) değerleri içselleştirme ve sahiden taraftarı olma bilinciyle mümkünken… Burada bir terslik yok mu?

Ne yazık ki Müslüman bir kimlikle bu alanlarda mücadelenin ve pozisyon almanın önündeki engeller hayli fazla. Müslümanlar kendi kültür değerlerini de gözeterek niçin ileri bir demokrasi talebinde bulunmazlar, sorusunun da lüks kaçtığının farkındayım. Dahası bütün Müslüman toplumların perişan hali ortadayken sahici bir etik ve demokrasi hareketi başlatmanın tam zamanı, ama bunu kim yapacak? Apologetik ve norma normans anlayışını aşmadan Müslümanların demokrasi ve hukuk devletini gerçekten savunmaları imkansız. Fakat ne olursa olsun Müslümanlık çoğulcu ve demokratik kültürle barışmak zorunda. Bir püf nokta yakaladım derken kitap hacminde izaha ve aydınlanmaya muhtaç devasa bir problem alanı çıktı karşıma. Hem de bir zihniyet dönüşümüyle tek tek fertlerin çözebileceği bir alan…

Muhammet Mertek

Letzte Aktualisierung: 6. Mai 2021
Zur Werkzeugleiste springen