Makaleler

Türküler, insan ve acılar

Hava yağmurlu, biraz da kasvetli değilse sık sık yürüyüş yaptım pandemi günlerinde. Yol olmasa da korona’yı aşındırmaya çalıştım böylece…

Üç farklı güzergâhta karar kıldım. İlki, dönümlük tarlalar boyunca… Yıl içinde doğanın insan eliyle şekillenmesine şahit oldum; sürülmüş kara toprak halinden ekin ve mısırların sürgün vermesine oradan biçilmesine kadar… Sıralı ağaçların gölgesinde uzayıp giden daracık yollarda neler düşündüm, dinledim neler… Ormanın içinden geçip tarlaların kenarından çıkan patika yollar da bir diğer güzergâh idi. Benim için gökyüzünün dev ağaçların dallarının arasından süzülen maviliği ile yeşilin farklı tonları harikulade bir sanat tablosuydu. Duyguların güzellikler yumağına büründüğü anlar… Bir başka güzergâh ise; içinde göl, köprü, envaı çeşit ağaçlar, tuzlu su (deniz suyu) efekti yayan tesis ve yemyeşil alanlar bulunan kür parkı ile hemen kıyısındaki akarsu boyunca yürüyüş yapılan parkurlar.

Bir saatten fazla süren yürüyüşlerimde dört mevsime, doğanın evirildiği o büyüleyici renklere ve desenlere doyasıya tanıklık ettim. Bu eşsiz armonide tam bir tefekkür yürüyüşü… Bazen değişik enstrümantal müzik bazen de türküler ve ezgiler eşliğinde…

Bazı türkü sözlerinde sıkça yer alan acıyı ve gönül yarasını kutsama, hayat sevincini kıran karamsarlık dikkatimi çekti. Tabi bu, yanık ezgilerle de desteklenince insan kendini keder ikliminde buluveriyor. Yürek parçalayıcı acı ve trajediler sanki birer beslenme kaynağı gibi. Tarifi imkânsız kederler; vefasızlık, yalan, açgözlülük, haset, çıkarcılık, ayrılık, terk edilmişlik, zulüm, düşmanlık, aldatılmışlık, arkadan vurma gibi kötü insani ilişkilerden doğan büyük hayal kırıklıkları… Türkülerde ne ararsan var yani!..

O kadar ki türkü dinlememe kararı bile aldım bir ara. Çünkü psikolojiyi olumsuz etkileme potansiyeli barındırıyor içinde. İnsanı alıp bir hüzün âlemine çekiyor, istemsiz gözyaşlarını harekete geçiren çağrışımlar girdabına sürükleyiveriyor bir anda.

Acaba niçin? Niçin bu kadar acılara destan kesiliyor? Yanık ezgiler ve tınılar neden insanın ciğerine kadar işliyor? Merak bu ya; başladım ezgilerdeki ajitasyon sebeplerinin izini sürmeye.

“Benim sadık yârim kara topraktır.” türküsünü anlamaya çalıştım mesela yeni sürülmüş uçsuz bucaksız ekin ve mısır tarlalarının kıyısından dolaşırken. İnsan yaşadığı coğrafyanın çocuğudur derler. Gerçekten doğru! En güzel tasviri de o yapabilir nihayetinde. Aşık Veysel’in “Derdimi dökersem derin dereye / Doldurur dereyi düz olur gider.” sözleri “Benim sadık yârim kara topraktır.” mısraının açılımıdır sanki. Neticede doğayla barışıktır Veysel, ama aynı şeyi insan için söylemek zor. Bin bir derdin sebebi olan insandan toprağa bir kaçış vardır adeta. Her şeye rağmen toprak vefalıdır çünkü:

Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Gine beni karşı karşıladı gülinen
Benim sadık yarim kara topraktır

Eğer türküler, atasözleri gibi ruhunu yaşanmışlıktan alıyor, bir nevi Anadolu coğrafyasının zihin haritasını ele veriyorsa üzerinde düşünmeye değer. Zaten denmez mi ki “Türk’ü söyler türküler!”. Anadolu’nun ‘yaşanmışlığı’ sadece acı ve kederden mi ibarettir yoksa, sorusu da yadırganmamalı bu yüzden.

Türküler hakkında en güzel değerlendirmelerde bulunanlardan biri Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Der ki Beş Şehir’de:

“‘Di gel, di gel, daaaş gel!’ diye atılan çığlıklar bu toprağın üstünde yaşayanların asıl romanını; şartların ve zaruretlerin gerçek yüzünü verirler.”

“‘Çerden çöpten yuva kurdum / Uçurmadım bala ben’ beytinin bütün bir hayat destanı olabilmesi için bir an gerçek bir romancı muhayyilesine çarpması yeter.”

“Yük vagonlarında isli lambaların altında bir yığın soluk ve yorgun benizli çocuk, birbirine yaslanmışlar, bu ezik, eritilmiş kurşun gibi yakıcı ve yaktığı yerde öyle külçelenen türkülerden birini söylüyorlardı.”

“Konya Hapishanesinin kadınlar kısmında yüzünü görmediğim, fakat sesini çok iyi tanıdığım bir kadın vardı. Akşam saatlerinde onun türkü söylemesini âdeta beklerdim. Ve bilhassa isterdim ki ‘Gesi bağlarında bir top gülüm var’ türküsünü söylesin. Bu acayip türkü hiç fark edilmeden yutulan bir avuç zehire benzer.”

“Yemen Türküsü ile ona benzer türküler, Anadolu’nun iç romanını yaparlar.”

Toplum neyi yaşarsa onu söyler. Çanakkale, Sarıkamış ve Yemen türküleri milyonlarca ocağa düşmüş ateşin yangınlığını dile getirir. Bir de yüzyıllardır birbirini yiyerek yok ederek türlü trajedilerin yaşandığı bu topraklardaki türkülerin ağıt biçiminde olması kaçınılmazdır. Bu türkülerin ezgilerinde sadece Türklerin değil; Hititlerin, Urartuların, Ermenilerin, Rumların da izleri-tınıları var. Ermeni ağıtındaki, Boşnak ağıtındaki tını Anadolu tınısından çok uzak değildir. Bu coğrafya birbirini yok ederek var olanların ve ötekiler tarafından yok edilmek istenen muzdariplerin coğrafyası. Diğerini yok ederek var olanlar, yok edilme sürecine girdiklerinde, yok ettiklerinin acılarına ve ağıtlarına şahit oldukları için kendileri de o tınıdan şaşmamışlar.

Acıdan, kuşaktan kuşağa aktarılan trajedilerden beslenen arabesk bir kültürle karşı karşıyayız, desem abartmış olmam herhalde. Adeta çocukluğumuzdan beri yoğrulduğumuz bir kültürdür bu. O günleri iyi hatırlıyorum; başka şehirden gelen bir adam elinde bir teyp ve üzerinde acıklı bir destanın anlatıldığı kağıtla dolaşır, mahallemize de uğrardı. Ağlamaklı acıklı bir destanı dinletir, sonra da zor okunan sarı destan kâğıdı karşılığı bir ücret talep ederdi. Kapı komşumuz teyzeler derin bir hüzünle “Vah, vah!” çekerdi. Adam resmen trajik bir olayı pazarlardı topluma. Yeşilçam filmlerinin de en etkileyici kısmı trajedinin doruğa çıktığı ve yanık türküler eşliğinde seyircileri duygusallığa boğup ağlattığı sahnelerdi. Filmlerdeki ajitasyon yoğunluğu alıcısının fazlaca bulunmasından ileri geliyordu muhakkak.

Hani şöyle bir zihnimizi yoklayalım; çocukken en fazla ilgiyi ne zaman duyardık? Hasta olunca değil mi… Çünkü mızmızlanma, ağlama, duygusallık prim yapıyor(du). Ağlamak ödüllendirildikçe arabesk bir kültür doğdu. Öğrenilmiş bir acıdır bu. Hâlâ da öyledir. Kaçınılmaz olarak türkülere de yansıyan budur. Sosyal hayatta yaşanan öğrenilmiş acıların türkülerde karşılık bulmasıdır yani.

Trajik bir olaya maruz kalan insan, uzaktan bakarak olayla yüzleşip bir kurtuluş yolu, bir çare arayacağına, oturup ağladığını övünerek anlatır bazen. Hatta ağlarken bile “yıkılmadım ayaktayım” mesajını elden bırakmaz. Rasyonel ve reel bakış açısından ziyade duygusal bir gayretin içine girer.

Ortadoğu kültürünün tipik bir resmidir bu. Dini yaklaşımlarda da bu sürrealist zihniyet baskındır. Acı çeken kahramanlar dinler tarihini süsler. Kerbela’da olduğu gibi acılar, trajediler destanlaştırılır. Diğer yandan Hz. Ebu Zer gibi ilk Müslümanlardan önemli bir sahabenin niçin sürgüne gönderilip açlıkla ölüme terkedildiği sorgulanmaz mesela. Yaşadığı acılar yok sayılır. Dini anlatımlarda kişiler genellikle idealize edilirken şeytanlaştırılır da… Hz. Hamza ile Abu Cehil, Hz. Hüseyin ile Yezit, Hz. Musa ile Firavun gibi. Dikotomik yaklaşım kolaydır, uzun analizler gerektirmez. Halkın da işine gelir bu. Kavramsal anlamda “melek” ile “şeytan”, “eşrefül mahlukat” ile “belhum adal”, “vicdan” ile “nefsi emmare” dualitesi gibi potansiyellerin ikisinin birden insanda bulunması sürekli nazara verilir. Ama çoğunlukla zihinde iyilik düşüncesi öne çıkarken davranışlara kötü olan yansır. Bununla birlikte yaşanan acılar da büyük ölçüde izafileştirilir. İdealize edilen “yüce insan” tasavvuru insan belleğinde beklentileri de ona göre yükseltir. İnsan, reel hayatta beklentilerine uygun davranışlara muhatap olmadığında hayal kırıklıkları yaşar. Bana öyle geliyor ki günlük hayatta yaşanan beşerî olumsuz tecrübeler beklentilerin yüksekliği ölçüsünde türkülerde yer buluyor. Yani insanı olduğundan fazla idealize etmek, beklentileri tetikliyor, beklentiler karşılanamayınca acılar ve hayal kırıklıkları yaşanıyor. Öyle olur ki bazen can ciğer bildiğiniz, vefasızlığına ihtimal vermediğiniz bir dost bile selamı sabahı kesebilir. Acıların sebepleriyle yüzleşme kültürü yeterince gelişmeyince arabesk bir hayat tarzı türkülerle sürekli tazeleniyor.

Hayal kırıklıkları ve acılar Batıda verilen eserlerin de konularından elbette. Özellikle romanlarda trajik ve acılı olaylar bütün çıplaklığıyla anlatılır. Fakat enstrüman ve sözün etkileyici gücüyle türkülerdeki kadar yoğunlukta ajite edici olduğu söylenemez. Batıda rasyonel ve reel anlamda farklı bir yüzleşme kültürü ile soğuk kanlılık var çünkü. İnsana daha gerçekçi bakıldığı da söylenebilir. Bu da Batılıların daha beklentisiz oluşundan kaynaklanabilir. Duygusal tarafı ağır basan Doğu toplumlarının birbirinden beklentisi yüksek olduğu için hayal kırıklıkları da fazla oluyor olabilir. Üzerinde düşünmeye değer ayrı bir husus.

Tanpınar’ın, türküleri iç roman, çığlık, hayat destanı, eritilmiş kurşun gibi yakıcı ve zehir nitelemeleri boşuna değildir. İdealize edilen insanın gerçekte sadece kendine değil; yakınlarına, dostlarına ve topluma da yaşattığı acıların ifadesidir türküler. Bu açıdan türkülerde sıklıkla karşımıza çıkan kaderden şikâyet, bir yönüyle ideal ve gerçek çatışmasını yaşayan çözümsüz insanın kaçtığı sığınağa dönüşüyor. Türkülere biraz yakından bakınca Anadolu’nun sadece acısını değil, bu acının derinliklerinde yatan esas trajediyi, adı konulmasa dahi hayatı bütün yönleriyle kuşatan çok derin bir trajediyi ve bununla yüzleşememeyi de görürüz. Hatayi’nin “Bir derdim var bin dermana değişmem” şiirinden bestelenen türkü bu açıdan ilginçtir. Eğer şair “dert ve derman” sözcüklerini ses uyumu ve tezat açısından değil de gerçek anlamda yazmışsa, bu söz çağrıştırdıklarına bakarak tam bir sürrealist örnek olarak görülebilir. Mutasavvıf Niyazi Mısrî’nin “Derman arardım derdime derdim bana derman imiş” mısralarında ifade edildiği üzere dert ve keder dinî mistik yaşamın da bir unsuru olarak anlaşılmıştır toplumun bazı rafine katmanlarında. Demem o ki öğrenilmiş acıdan kurtulmak imkansıza yakındır. Farklı açılardan bakarak anlaşmayı beceremeyenler bir zaman sonra aynı acılarda birleşiyorlar bir şekilde.

Yürüyüşlerimde “arabesk türküler” ile ruhumu sürekli derin bir hüznün kaplamasına müsaade etmiyorum artık. Hayat sevincini salık veren ve ruhu dinlendiren musiki daha akıllıca bir tercih gibi duruyor bence…

Muhammet Mertek

Letzte Aktualisierung: 24. Mai 2021
Zur Werkzeugleiste springen